• 27.11.2017 00:00
  • (1309)

 Türkiye’nin NATO ittifakıyla yaşadığı krizi soğuk savaş döneminden kalma kavramlarla anlamaya ve tartışmaya çalışmak kimseye yol aldırmaz. Türkiye, dünyanın iki kutuplu olduğu günlerdeki gibi illa bir ittifakı veya ülkeyi tercih etmek zorunda değil.

Bu gerçeği bilmelerine rağmen Ankara’nın Batı’ya sırtını döndüğünü, Rusya’yı tercih ettiğini, yüzyıllık ittifaktan ayrılarak ülkeyi belirsiz bir maceraya sürüklediğini dillendirenler var.

Yüzyıllık bir pratiğin ve alışkınlığın sürmesini öğütlemek elbette rasyonel görünebilir; fakat burada Ankara, Batı’nın tam da bu alışkanlığına isyan ve reddiye içinde. Yüzyıllık dostlar, maalesef Türkiye’yi üzerinde operasyon yapılacak bir ülke olarak görmekte ve bu yaklaşımı değiştirmeye de hiç yanaşmamakta. Ankara’nın, bu durumda geleneksel dış politika alışkanlıkların dışına çıkarak Batı’ya bazı hatırlatmalarda bulunması son derece normal karşılanmalıdır.

15 Temmuz darbe girişiminin arkasından ABD ve NATO ittifakı çıkmıştır; bunu herhalde kimse inkar edemez.

Bu gerçeğin altını çizmeden Türkiye’yi “Rusyacı olmak”la eleştirmek samimi değil. Darbeye kalkışan FETÖ’cü subayların çoğu NATO’da etkin görevlerdeydi; bu subayların büyük bölümü darbe sonrası -haklarında soruşturma başlatılan da, başlatılmayan da- NATO ülkelerine sığındı.

ABD kontrolündeki İncirlik Üssü’nden kalkan tanker uçakları ise başkentimizi bombalayan uçaklara kesintisiz yakıt ikmali yaptı; bu durumda ne ABD’yi, ne NATO’yu Türkiye’yi yıkıma götürecek olan 15 Temmuz darbe kalkışmasının dışında tutamayız. Demek ki, ABD ve NATO sanıldığı gibi Türkiye için o kadar da dost bir ittifak değil.

Bu gerçeklere rağmen Ankara’nın, ABD’yle diplomatik ilişkileri kesmesi ve NATO’dan çıkması gerekmiyor. Yaşadığımız dünyada diplomasi sadece dost güçlerle yapılmıyor; rakip ve düşman görülen ülkelerle de diplomatik kanallar hep açık olmak zorunda. Ayrıca Türkiye-Batı ilişkileri sanıldığından çok daha karmaşık ve iç içe.

Fakat soğuk savaş zamanlarındaki gibi artık NATO ve ABD’nin düşmanı, aynı zamanda Türkiye’nin de düşmanı sayılmıyor. Böyle zamanları geçtik. ABD, meşru olmayan aktörlerle, terör örgütleriyle “stratejik ortaklık” kuracak kadar ileri gittiyse, Türkiye de Rusya ve İran gibi meşru aktörlerle, büyük devletlerle ilişki ve dostluk kurabilir. Bu “yüzünü Doğu’ya dönme” veya “Batı’dan kopma” anlamına gelmiyor.

Kaldı ki Ankara’ya sırtını dönen ABD ve NATO’dur; Batı blokunun Ortadoğu ve Türkiye ile ilgili sahip olduğu gizli ajanda iki tarafı haliyle karşı karşıya getirmekte. Türkiye, bu karşı karşıya gelişten olabildiğince kaçınıyor aslında; ama ABD ve NATO ittifakının dayatmaları sessiz kalacak, geçiştirilecek cinsten değil. Türkiye’nin egemenlik hakları ve bağımsızlığı söz konusu. Batı’yla ilişkilerin eski düzeyine gelebilmesi için Ankara’nın egemenlik haklarından vazgeçmesi gerekiyor ki, bu da mümkün değil. Batı’yla sıkıntıların, gerilimin kaynağı tam da burasıdır. Sorunların kaynağını başka yerlerde aramak ikiyüzlülük ve samimiyetsizliktir.

Türkiye, bağımsızlığından taviz vermeden, egemenlik haklarını koruyarak Batı’yla ilişkilerini sürdürmek istiyor. Batı sistemi buna gelir veya gelmez; Ankara’nın bundan geri adım atması söz konusu olamaz. Rusya veya bölge devletleriyle geliştirilen ilişkiler da fayda üzerine kurulan ilişkilerdir. Ankara, yol alabildiği sürece bu ilişkileri sürdürecek; Rusya ile yollar bugün buluşur, yarın ayrılır. Ankara için asıl olan kendi göbeğini başkalarına kestirmemek. Mühim olan başka güçlere bel bağlamadan kendi işini görebilmektir. Ankara’dan kendi egemenlik haklarından vazgeçmesi beklenemez, beklenmemelidir. Dış politikamızın birinci önceliği budur.