• 27.10.2013 00:00
  • (3211)

 Birkaç yıl önceydi. Ekranda yakın bir arkadaşımdan gelen maili görünce sevindim. Açmaz olaymışım. Zehir zemberek döşenmişti bizimki.

Adliye koridorunda karşı karşıya geldiğimizi ve benim yüzüne bile bakmadan yürüyüp gittiğimi anlatıyordu mesajında. Bana ne yapmıştı ki? Hatta neler neler yapmamıştı ki? Peki, ben niye öyle yapmıştım? O asla yapmazdı mesela. O güne dek anlam vermediği pek çok tavrımın nedenini “şimdi” şak diye çözüvermişti. Ben zaten…

“Yuh” diye söylendim. Sonra da bu girizgâhla başladım cevabıma. “Evet” dedim “Aynen senin de söylediğin gibi yüzüne bakmamışım. Selam vermememin nedeni de bu olmalı zaten. Görmemişim yahu işte!”

Sonra konuştuk anlaştık gibi yapmış olmalıyız ki, artık görüşmüyoruz. Onun içinde iyi olduğuna emindim o zaman. Zira her iki taraf için de çok yorucu bir ilişki formatıydı bu. Biri her sözün, eylemin açık gösterenin altında buzağı arıyorsa, karşısındaki de bu durumdan haberdar olarak, en basit hareketine bile, onun kompleks hazinesini hesaba katarak başlıyorsa o artık ilişki değil eziyetti.

Evet, bu anlattığım bir yakınma hikâyesi ama savunma asla değil. Zira büyüyorum. Söz konusu “kopukluğun” büyük oranda toplumsal algılarımızdaki erkeklik ve kadınlık “haliyle” ilgili olduğunu düşünüyorum artık. Ve bizzat bendeniz de “erkek” hâlimle bu sürecin aktif bir aktörüyüm.

John Berger Görme Biçimleri’nde durumu ve bence sorumluklarımızı şöyle anlatır:

“Bir erkeğin varlığı o erkeğin yapabileceklerini, sizin için yapabileceklerini gösterir. Üretebilir bir varlıktır onun varlığı; çünkü erkek gerçekte yapamayacağı şeyleri yapabilecek yetkedeymiş gibi davranır. Bu yalancı davranış her zaman onun başkaları üzerinde etkili olmak için kullandığı bir yetkeye yönelmiştir.”

Başka birinin ismimi işittiğinde zihninde uyanan “ben” algısı, kuşkusuz ki bütünlükçü bir yapıya sahip. Bu algı, bugüne değin onunla kurduğumuz ilişkideki “kayda geçen” tüm söz ve edimlerimin yanı sıra yapmadıklarımın bile dâhil olduğu dizimsel bir anlam içeriyor. Yani benim erkek kimliğime sadakatimin “de” eseri.

Dolaysıyla karşılaştığım(ız) her tepki büyük oranda bizimle bağlantılı. Yaklaşımım kimlerinize aşırı varoluşçu gelecektir biliyorum. Ancak bu, sözünü ettiğim varoluşsal bağlantının olmadığı anlamına gelmiyor. Çünkü aynı sorumluluk karşılıklı.

Berger, bu görme ilişkisinde kadın için de şunları söylüyor:

“Bir kadının varlığıysa, onun kendine karşı tutumunu gösterir; o kadına karşı nelerin yapılıp nelerin yapılamayacağını belirler. Kadının varlığı hareketlerinde, sesinde, fikirlerinde, yüz ifadelerinde, giysilerinde, seçtiği çevrede, zevklerinde ortaya çıkar. Gerçekten de kadın kendi varlığına katkıda bulunmayan hiçbir şey yapmaz. Varlığı, kadının kişiliğiyle öylesine iç içedir ki erkekler bunu bedenden çıkan bir tütsü, bir koku, bir sıcaklık olarak algılar.”

Bu durumu Berger’in mantığına şöyle uyarlayabilirim sanırım:

Bir kadın beni adliyede görüp selam vermiyorsa, bu o kadının kendi kızgınlığını nasıl ele aldığını, bu yüzden başkalarından nasıl davranış beklediğini gösterir. Ben bir erkek olarak aynı şeyi yaparsam bu, yalnızca tepkimi dışa vurmamdır.

Kendi cinsel bütünlüğümüz ve karşı cinse karşı algılarımızdan oluşan bu rezervlerle çatışmasız bir ilişki kurmak gerçekten de imkânsız gibi görünüyor, doğru. Ama enseyi karartmayın. Evet, hal var oluşumuz ya da fıtratımız, ne derseniz deyin ama bu çatışmanın hayatın temel dinamiği olduğunu kabul ederek işe başlayabiliriz.

Ardından bir kadın sizin adliyede onu görüp selam vermediğinizi ve buna kızdığını söylerse “görmemişimdir” diye kestirip atmak yerine onun görme ve görünme biçimine saygı gösterin. Daha fazla açıklama yapın. Eğer kadınsanız da, erkek denen türün hakikaten “görmediğini” ve kendini “göründüğü” gibi sandığını en azından bir kez düşünün.

Çünkü bu deve güdülecek arkadaş.