• 3.11.2013 00:00
  • (3280)

 İçimin içime sığmayışını şimdiki gibi yazmak yerine, yaşayarak dindirmeye cüret ettiğim zamanlardı. Henüz 18 bile değildim. Dışarıda gürül gürül akan, dipdiri, canlı dünyaları düşündükçe duruyor olmam, mekânım “kunduramın içindeki bir taş parçası gibi” canımı yakıyordu.

Bir şeyler yapmalıydım ama bu bir şeyi mutlaka “bir şey” için yapmam gerekirdi. Öyle ya “İçim içime sığmadığı için yollara düştüm” demek olmazdı ya.

Çok geçmeden Mersin Akkuyu için hazırlanan nükleer santral projesi yardımıma yetişti. Onu protesto etmek için Ege sahilini izleyerek Eskişehir'den Mersin'e dek yürüyecektim. Doğrusunu isterseniz öyle söyleyecektim ve kuşkusuz buna inanacaktım da. Param yoktu, dışarıda geceleyecektim ama dışarıda yiyemezdim. İçini konservelerle doldurduğum dağ çantamın üstüne matımı ve uyku tulumumu katıp yola koyuldum.

Kimi zaman otostop çekerek 1600 kilometre yürüdüm. Muhteşem manzaralarda kamp yapıp, harika tehlikeler atlattım.

Anlattım da anlattım… Daha sonra bu yol hikâyesi Gezginler Kulübü'nün çıkardığı Sefername isimli kitapta da yayımlandı.

Şimdi yine bir yolculuğun büyüsünde, Almatı'da bir otelin lobisinde bu gidiş hikâyesini düşünüyorum.  Zaten hep otellerde düşünülür ya bu.

Acaba böyle “cazip” bir hayat, bir ömrü yoldayken yaşamak mümkün mü? Mevlana'nın deyişiyle “Her gün bir yerden göçmek, her gün bir yere konmak, bulanmadan donmadan akmak…”

Sürekli yürümek. Her sabah bambaşka bir şehirde uyanmak, yeni insanlar, kültürler tanımak. Alışkanlıklarımızın, bireysel tarihimizin sorumluluk yükünden kurtulup her gün yeniden doğmak. Başka biri olabilmemizin, başka türlü davranabilmemizin tek bir kararımıza baktığı, önümüze kıyasların konulmadığı hafızasız bir hayat…

Pek çok yazar denemiş aslında bunu. Ne var ki bu yaşamı mekânsal bağdan kurtulma denemelerine bakınca, çoğunun yalnızca mekânları fetişleştirmeye yaradığını görüyor insan. Evlerin sınırlandırıcı dört duvarından, bağlı olmaktan kaçmak için ömrünün sonuna dek otellerde yaşayan ve aslında bu han odalarına hapsolan yazarlar gibi.

Kimi de bunu Marques gibi itiraf etmiş, hayatının gidiş şeridindeki kısmının hikâyesini dönünce yazmış, “Anlatmak için yaşamak” demiş.

Evet, belki de gidişin, yolculuğun, sanıldığının aksine mekânla olan ilişkisi “değiştirmekten” ziyade “sabitlemekle” alakalı.

Gitmek bir kıyas ihtiyacı; geride bıraktığınıza yeni anlamlar kazandırmak için kalkıştığımız bir dönüş hikâyesi. Ayrılmak, parça olmakla değil, dünle bilinmez geleceği, yaşamın zamansal akışına müdahale ederek bir araya getirme çabası.  Bu yüzden çocukça ve büyüleyici. Yani gitmek her şeyden çok dönmek için galiba.

Tıpkı Ursula K. Le Guin'in dediği gibi: “Bütün olmak parça olmaktır; gerçek yolculuk geri dönüştür.”

Yo, bunları düşünmek gidişlere değerinden, asilliğinden hiçbir şey kaybettirmiyor aslında. Aksine anı ıskalamamıza neden olan telaşı ve dönmenin suçluluk duygusunu buharlaştırıp gidişi damıtıyor. Ona gerçek anlamını iade ediyor.

Evet, şimdi düşünüyorum da, size girişte anlattığım maceranın en güzel kısmı da, tüm yaşadıklarımı anlatacağımı düşünerek geçirdiğim dönüş yolculuğuydu sanırım.

Dönüşte görüşeceğiz mutlaka, şimdi, gidişe kaldığım yerden devam edeyim izninizle...