• 10.11.2013 00:00
  • (3473)

 Costa Gavras’ın meşhur filmi Amen’de Nazi subayları bir odada toplanmıştır. Öneriler peşi sıra gelir.

“Siklon gazı kullanalım!”

“Çok masraflı olur”

“Egzoz gazı?”

“Mükemmel!”

Bildiniz, daha çok yaşlıyı, kadını, çocuğu ve sakatı daha ucuza nasıl öldürebileceklerini konuşmaktadırlar.

 Tüm auteur'ler gibi, ustalığı, böylesine bir sahnenin dehşetini,  ana karakterine “ne kötü insanlar” bunlar dedirtmeden seyirciye ulaştırmasındadır Gavras’ın da. Yönetmen, odadaki kimyacı subay Kurt Gerstein’in (Ulrich Tukur) “çelişkisini” sinemanın anlatı öğeleriyle kalbimize ve bilincimize kazır. Subay Kurt artık yalnızca organik bağı olduğu Nazilerin değil, elemanı olduğu daha geniş kümenin, insanlığın kötülüğünü düşünmektedir; tabii ki bizimle birlikte.

Zaten bu yüzden hayatının riskini alıp harekete geçen Kurt bir çığlık olur ama savaşta mağlup edilseler de Naziler kazanır. Ama üzülerek bildiririm ki bu ne o zaman için ne de bugün “ya ne kadar kötü insanlar varmış” hikâyesidir. Anlatılan senin hikayen, yani  artık hep birlikte, insanlık ailesi olarak bir tık daha kötü olduğumuzdur.

Belki de bu farkındalık, Lizbon depremi üzerine bıkkınlık doğuracak kadar çok laf eden entelektüellerin Auschwitz sonrası suskunluklarının nedenini arayan Neiman’a yardımcı olabilecek “ayrıntıdır”.

İnsanlığın total kötülüğündeki bu aşamayı “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır” diyerek tartışmalı da olsa kısmen üstelenen Adorno’yu hâlâ konuşmamızın nedeni de söz konusu ayrıntının yakıcılığıdır.

Öyle ya, o krematoryumların ateşine odun atmasak da, gaz odalarına insanları iteklemesek de, artık birbirimizin gözlerine, ne kadar kötü olabileceğimizi kanıtlamış yaratıklar olarak bakıyoruzdur. Bir çocuğun başını okşarken de, sevgilimizin elini tutarken de, sokaktaki köpeğe su verirken de…

Kötülük literatürümüz, yalnızca üniformalıların öldürülmesi için alternatifler arayan, hiç olmazsa yaşlı, çocuk, sakat… sivillere dokunulmaması konsensüsüne vardığımız bir önceki çağa göre daha geniştir. Şövalyelik çağı ise zaten unutulmuştur.

Evet, şimdi “cemiyetin çürük elmalarını,” “sağlamların” refahı uğruna yok etme formüllerinin farklı tezahürleri tartışılıyor olsa da yasalara göre suç. Bu dehşeti açıkça sahiplenmek de “ayıp.”

Ne var ki aslında modernizm bataklığı çağdaşlık güzellemeleriyle “ileriye gittikçe” kötülüğümüz Nazilerin ruhuna rahmet okutacak seviyelere vardı.

Yaygın organizasyonların kötülüğünü önceleyip, sınırlandırınca, modernizmin otomatikman bireyi “özgür iyiye” dönüştüreceği kolaycılığı bizi “ihmal” etti. Sonuçta da aslında kötülüğü gündelik ve politik ilişkilerinde üreten bireylere aşkın bir konfor sağlayarak, onun dışsal bir olgu olarak algılanmasına katkı sağladı.

İkinci dünya sonrası entelektüellerin kötülüğün üstlenilmesi konusunda eleştirdiğimiz suskunlukları toplumun geneline yayıldı. En kötüsü ise artık örgütlülük gerektirmeden de aidiyet sağlamayı başaran “modern ideolojiler” sınıf kini gibi motivasyonları realize ederek bireylerin kötülükleri gerekçelendirmelerine yardımcı oldu.

Cehennem hiç bu kadar “başkaları olmamıştı.”

Şimdi, daha çok kötülük bilen ve daha az “üstümüze alınan” kuşaklar olarak, annelerimizden, babalarımızdan daha kötüyüz. Denemesi bedava, buyurun.

Oturun, annenizle ya da dedenizle, hikâyede düğümün, birkaç yumurta kırılması üzerine geliştiği Haneke’nin Funny Games’ini izleyin. İki gencin, bir burjuva ailesini rehin alıp yaptıkları işkencelerin anlatıldığı filmin ardından, dehşeti gerekçelendirmekte sizin mi yoksa onların mı mahir olduğunu gözleyin mesela.

Bir ailenin hayatının iğrenç şekilde kaydırılmasını, dehşeti, filmsel zamanda metin altına gizlenen gerekçeleri (kapitalizmin, yabancılaşmanın sonuçlarını vs.) sıralayarak “anlamlandıracağınıza” eminim. Yaşlı Ebeveyninizin ağzından ise, “Bu aile o çocuklara ne yaptı ki bunca zulmü reva gördüler, anlamıyorum” şeklinde bir cümlenin döküleceğini tahmin etmek zor değil.

İşte o “anlamıyorum” sandığımız gibi entelektüel seviyenin geriliğinin değil, aslında daha az kötü olmanın da bir ifadesi. Ve kuşkusuz insanlığın total kötülüğüne, bizim bilmek yoluyla yaptığımız katkının yanında “iyi.”

Tesellimiz, düne göre daha kötü olan neslimizin, aklımıza hayalimize gelmeyecek kötüleri bilecek ve bizi Funny Games izlerken ebeveynlerimizin durumuna düşürecek “ileriye” göre daha iyi olması.

Tabii bir de artık, iyiliğin, şirinlik muskası olarak sahte bir uyumla yaşamaktan değil, Subay Kurt gibi kimi zaman, günün koşullarında kötü sayılmayı göze almaktan geçtiğini düşünüyor, söylüyor olabilmemiz…

Ama enseyi karartmayın, Kurt’a bakın. O güne değin görmediği bir kötülüğe o odada şahit olan Kurt kuşkusuz eskisine göre daha kötüdür. Ama bu farkındalığını, aşkın bir tavırla başkalarını suçlamak yerine, ortak olduğu kötülükle yüzleşmeye kanalize eder.Çünkü eskilerin dediği gibi bilmek aynı zamanda sorumluluk da yükler.

Ama yine de o son filmi “izleyemeyeydiniz” iyiydi.