• 20.11.2013 00:00
  • (3077)

 Hadi tam bir yıl önce ekim ayında, bizler “çözüm sürecinin hazırlıklarının başladığını” yazarken, gördüğümüz ışığı “polis arabasının çakarı” falan diye küçümsüyordunuz. Tamam, biz gazetecilik yapıp bulduğumuz umut kırıntılarını barış adına okurlarımıza duyururken ön yargılarınız algılarınızı kör etmişti. Kulislerimiz dışında daha “somut deliller” istiyordunuz.

Diyelim, hakkında “Esad gibi Kürtleri katledecek” yazdığınız Erdoğan çözüm sürecini kamuoyuna resmen duyurduğunda ya da Öcalan ekim kulislerimizi doğruladığında da yüzünüz kızarmadı. Şehit cenazeleri gelirken, yüzde elli oyuna bakmadan akan kanı durdurmak için risk alan Başbakandan daha ”somut adımlar” bekliyordunuz, inanalım.

Öcalan’ın cevaben, Newroz bildirisindeki süreci devam ettirme kararlığını ve hatta sekter olmayın uyarılarını da siyasi buldunuz, peki. PKK militanlarının sınır dışına çekilmeye başlaması ve güvenlik güçlerinin aktif konuma geçmemesi de sizi heyecanlandırmadı. Militanlara “acele etmeyin” derkenki telaşınızı da görmezden gelelim.

Siyaset kanallarını büyük oranda açan demokratikleşme paketlerini “sosyalist devrimi getirmeyeceği” gibi akla ziyan nedenlerle küçümsediniz, hatta zararlı ilan ettiniz. Sizler “delil-kanıt, somut somut” diye gözlerinizi ovuşturup söylenirken, bölgede patlayan havai fişeklerin aksi sedasında keleş ekosu ararken, neredeyse bir yıl geçti. Tek bir can yitirmedik.

Tüm bu tabloya rağmen “süreç bitti gülüm” naraları attığınız esnada ise Başbakanın Diyarbakır hamlesi geldi. Erdoğan’ın sürecin kararlılıkla devam ettiğinin altını çizdiği o tarihî anlara, bölgedeki siyasi rakibi BDP bile ortak olmaya çabalarken siz hâlâ aynı ezgidesiniz, taşbaşlığınız kafa göz yarıyor. Onun sapı bunun kökü derken komik bile olamıyorsunuz. Yok, Erdoğan Osman Baydemir’n yanına “gönülden” gitmemiş. Yok, Saddam da Barzani’nin bölgesinden “Kürdistan” diye söz etmiş, ne varmış? Hem Erdoğan mitingde niye “Serok Apo” dememiş? Hem zaten Avrupa’da ölü doğum oranları da daha düşükmüş… Hele bir de savaşın niye kolay barışın ise tüm şartlar tamam olmadan niçin gerçekleşemeyeceğine dair bu anlaşılmaz tavrınızı maksimalistlik olarak pazarlamanız yok mu?

 

Barış gazeteciliği maksimalistliğini, savaş gerekçelerini uçlaştırmak için konuşturmaktır, barış adımlarını değersizleştirmek için değil. Yani bu temel ilkeler, barışın asgari şartlarını tanımlarken mütevazı, savaşın gerekçelerinden söz ederken ise mükemmeliyetçi olmayı zorunlu kılar. Ah ah… Ama artık kimse yemiyor bu ikiyüzlülüğünüzü. Çünkü hem simetrisinde aynı vazifeyi gördüğünüz yeterince ulusalcı, milliyetçi şucu bucu cemaat var. Hem de kavga durmuş, taraflar konuşurken araya dalıp mazlum gördüğü tarafı kolluyor pozuyla “Durun siz düşmansınız, bir daha düşünün” diyen Aliye Ronalara filmlerden aşinayız. Halinize bakıp, Yıldırım Türker’in, ta Radikal 2 günlerinde zihnimize kazıdığı, barış gazeteciliğinin o şiirsel ifadesini tekrar etmemek ne mümkün: “Barışa can atanlar savaşa can pazarlamaz!”