• 22.11.2013 00:00
  • (3619)

 Başbakan Erdoğan’ın Ahmet Kaya’yı linç edenlerle “Gezi” arasında kurduğu “zihniyet” paralelliği, bir anda linç gecesinde kadraja giren şahısların tartışılmasına dönüştürüldü. Bu da yetmeyince mevzu, itinayla “bir kar tanesi olsanız nereye düşerdiniz”den daha anlamlı olmayan bir düzleme çekildi.

Kimi onu diriltip hapse yolladı, kimi ise “mutlaka” Gezi’ye... Hızını alamayan Milliyet yazarı Kadri Gürsel ise bir “tehlikenin farkında mısınız” tiradı patlatıverdi:

“Solculara ve Kürtlere çağrıda bulunuyorum. Ahmet Kaya'yı Başbakan'dan kurtarın. Çünkü Ahmet Kaya şu anda yabancı ellerde o nedenle kurtarın dedim. Kaya sürgüne gitmek zorunda kaldığında Türkiye'de İslamcılar Ahmet Kaya'ya sahip çıktılar mı?“

Bence, bugünkü siyasi pozisyonuna meşruiyet kazandırmak için ölmüş kişilerin "falına bakmak" nafile bir çaba. Zira “şöyle olurdu böyle olurdu” şeklindeki tezleri kanıtlamanın mümkünü yok.

Bu noktadaki en sağlıklı pozisyon olsa olsa, söz konusu kişiye dair bir projeksiyon çizerken, onun yaşarkenki siyasi hattını baz almak olabilir, değil mi?

O halde dönüp Ahmet Kaya’ya bakmaktan başka şansımız yok.

Kaya, ülkedeki milliyetçi ulusalcı histerinin en tanınmış kurbanlarındandı. Sadece Kürtçe şarkı söyleyeceğim dediği için kolektif bir deliliğin hedef tahtasına oturtuldu. Ardından da Hürriyet grubunun başını çektiği merkez medyanın sistematik kampanyası sonucu ülkesinde sokağa çıkamaz hâle getirildi.

Ama işin daha fenası, Kaya’nın seslendiği kesimler onu sevdiği hâlde, örgütlü temsilcileri kendisine sahip çıkmadılar. Çünkü Kaya bir yandan, demokrasi, insan hakları ve barış konusundaki çıkışları nedeniyle ulusalcıların ve milliyetçilerin hedef tahtasına oturtuluyor; öte yandan da, muhafazakâr camianın sorunlarına duyarlı olduğu için kimi sol ve Kürt çevrelerin çirkin ördek yavrusu oluyordu...

Şiir okuduğu için cezaevine giden Erdoğan’a açıkça sahip çıkınca adı “şeriatçı dönek"e çıkmıştı. “Lümpen” diyorlardı kendisine. “Sinan Çetin’in klip çektiği adam”, “BMW’ye biniyor, daha ne konuşuyorsunuz”, “Etiler’de oturacak kadar düştü” zırvalıkları solcu mecralarda peynir ekmek gibi gidiyordu. Sürgüne gidince de bir “solcu” yazar kendisinden “zaten Jetpa sponsorluğunda Avrupa’da İnanca Saygı, Düşünceye Özgürlük Konserleri veren biri” olarak bahsedecekti.

PKK çevresi ise silahlı mücadeleye yönelik eleştirileri ve harekete angaje olmaması nedeniyle Kaya’nın ipini zaten çoktan çekmiş, onu bugün Şivan’a yaptıkları gibi “soytarı” ilan etmişti.

Tablo bu. Karar sizin. Kaya yaşarken onu linç eden, üstelik yaşayan Ahmet Kayalara mesela Şivan’a "soytarı, hain" diyen siyasetlerin ve medyanın bugünkü temsilcilerinin rahmetli hakkındaki projeksiyonlarına mı itibar edeceksiniz? Yoksa onunla son günlerinde demokrasi, insan hakları ve barış konusunda fiilen yan yana durup, bugün de tutarlı bir şekilde sürgündeki Kürt sanatçıları ve siyasileri ülkeye davet edenlerin sahiplenişine mi?

Evet, "fal"lara falan gerek yok. "Ahmet Kaya yaşasaydı bugün nerede dururdu” sorusunun yegane cevabı, onun yaşarken nerede durduğunda...