• 1.12.2013 00:00
  • (2917)

 Bütün insani faaliyetler son tahlilde “mutlu olma” hedefine yönelik. İyi yemekler, güvenlikli yaşam alanları, gelecek garantisi için para kazanmaya çabalıyoruz. Tanınmak, kendimizi önemli hissetmek için ünlü olmaya, ünlü kalmaya uğraşıyoruz. Bir tartışmada haklı çıkıp egomuzu tatmin etmek için yırtınıyoruz…

Elbette, mutluluk varılacak ve sürekli orada kalınacak bir “hal” mi, ayrı bir tartışma konusu. Ama gariptir, bir yandan hayatımızın temel motivasyonu olan bu hedefe ulaşmaya çabalarken öte yandan da ondan uzaklaşmaya uğraşıyoruz.

Üst yapı kurumlarında dönüşüme yol açacağını varsaydığımız alt yapı koşullarını kökten değiştirme alternatifleri… Planlı üretim, eşit bölüşüm uğruna insanları birer süper makinaya, ülkeleri fabrikaya, devleti de paylaşımcı bir şirkete dönüştürme projeleri… Gündelik yaşamımızdaki boş zaman aktivitelerini, kültürel faaliyetleri ve hatta cinsel ilişkilerini bile hep birlikte, topyekûn bir mutluluk tahayyülüne göre biçimlendirecek büyük toplumsal tasarımlar…

Ya da tüketimi fetişleştiren, antropomorfik bir yaklaşımla hayatın tüm bileşenlerini insanın hazzına köle eden kapitalizm…

Doğru, bunlar siyasetin öznesi olmayanlarımızın için dışlarında gelişen “durumlar.” Siz ya da ben yazmadık bu işlerin “kitabını.” İyi de özel ilişkilerimizin yanı sıra kendi üzerimizdeki tasarruflar da bile temelde tümüyle deterministtik bir evrende yaşadığımız kabulüne dayanan bu büyük anlatılara dört elle sarılmamızın nedeni ne? Büyük anlatılar, söylemlerini ve pratiklerini bu denli içselleştirmemizi gerçekten başardılarsa, hangimiz öznelliğinden, daha acımasızca söyleyeyim, insanlığından söz edebilir?

Evet, bir çıkış olmalı.  Hep de aramışız. Ama bilmediğimiz bireysel deneyimlerin dışında hemen hemen tümü trajediye dönüşmüş gibi. Bu romantik deneyimlerin başarılılığının nedeni hep aynı. O da “çemberin dışına” çıkmak için “başka bir çemberin içine hapsolmanın” elzem olduğunu sanmak.

Örneğin özellikle Avrupa kentlerinde girişilen komün deneyimleri… Kapitalizmin yabancılaşmasından sıyrılmak için, bugün insanlığın geldiği noktaya “yabancı,” tarihin akışına, bilgi birikime ters, mekanik bir politik, ekonomik ve insani ilişkiler ağı yaratmaya çalışmaktan başka ne? Hangisi birkaç aydan fazla yaşamış? Hangi üyesi başka bir hayat mümkün inancının üstüne beton döküp, üstelik de başlangıçtan daha umutsuz biçimde nefret ettiği düzene geri dönmek zorunda kalmamış?

Ya da doğu bloku ülkelerinde örneklerine rastladığımız tüketim açlığını tatmin etmek için kurulan hedonizm tarikatları… İhtiyacın yakıcılığından ziyade, sadece yasak olduğu için israftan ve insanı bedenen olduğu kadar ruhen de çöküntüye uğratacak tüketim ritüelleri oluşturmak özgürleşmek mi yoksa bir başka kölelik mi? İntiharların, kalıcı hale gelen depresyonların, cinayetlerin istatistiklerine bir bakın.

Bir formül duymak istediğinize eminim ama kusura bakmayın. Abidin’den beklentinizi anlıyorum ama bunu istesem de yapmam.

Hem bu, şimdiye kadar yaptığım eleştirileri anlamsızlaştırmaz mı, bizi aynı kör sarmala sürüklememiz mi?

Ancak bu ve diğer yazılarda naçizane anlatmaya çalıştığım gibi ve gördüğünüze inandığım şekilde, genel bir iki ilkeden ve kişisel menkıbenden söz edebilirim size.

Bendeniz son yıllarda Cavani’nin muhteşem karakteri Bay Ripley’in (John Malkovich) filmin en kaotik ve gergin anında doğal olarak korkan ve umutsuzluğa düşen Jonathan’a, yüzündeki o muhteşem ifadeyle söylediklerini hatırlıyorum sık sık.

“Kontrol edemediğim süreçler üzerine kafa yormuyorum.”

Geçmişi, bugünü ve hatta geleceği tasarlamak gibi nafile bir çabanın peşine düşen insan ürünü büyük anlatıların çemberinden sıyrılmaya çalışıyorum.  “Haddimi” bilerek sınırlı da olsalar kontrol edebildiğim anlarda sorumluk üstlenerek sınırsız evrene, insan olmaya çabalamanın mutluluğuna ulaşmaya çalışıyorum.