• 4.12.2013 00:00
  • (2667)

 PKK 3 Ekim 2008’de bir Cuma günü Aktütün Karakolu’na saldırdı. Gencecik 17 asker yaşamını yitirdi.

Karargâh ilk anda suskun kaldı. Sessizliklerini bozan, gencecik ölülerimizin üzerinden toto oynayan “emeklileriydi.”

Kanal D Haber’e konuşan Emekli Tümgeneral Yavuz Ertürk aynen şöyle söylemişti: “Asker başarısız demek mümkün değil. 23 tane terörist öldürmüşüz.”  Kızmayın, Ertürk “teknik” konuşuyordu: “Bu tür savaşlarda devlet mensubu 17 kişinin ölümüyle karşı taraftan 1 kişinin ölümü eşittir.”

Bu olayın üzerine de kararlılıkla giden eski Taraf, saldırının ardından her gün ihmallere dair yeni bir delili manşetine taşıyordu.

“İç Güvenlik Harekât Durum Raporları ve İnsansız Hava Araçlarının ilettiği anlık istihbarat bilgileri Aktütün baskınından Genelkurmay’ı bir ay önce haberdar etti.” İnsansız hava aracı saldırı günü 9.35’ten itibaren, aldığı görüntüleri Genelkurmay Elektronik Sistemler Komutanlığı’na ve İkinci Başkan’a saatlerce ve naklen iletti. Saldırının önceden bilindiğini gösteren temel bir kanıt: Hava aracı, koordinatları Aktütün’e kilitlenmiş olarak saldırı sırasında da görüntü nakline devam etti.” (14.10.2008)

Dönemin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ise ısrarlı haberlere ve kamuoyunun sorularına cevap yerine Balıkesir’de belirip zehir zemberek bir üslupla tehditler savurdu:

“Bölücü terör örgütünün yaptığı eylemlerin altını çiziyorum, başarılı gibi gösterenler, tekrar ifade ediyorum başarılı gibi gösterenler, akan ve akacak olan her damla kanın sorumluluğuna ortak olurlar. Bunu herkesin iyi anlamasını istiyorum. Son günlerde yoğunlaşan sistemli saldırılar, emin olunuz ki, Türk Silahlı Kuvvetlerinin gücünü, kararlılığını, azmini arttırmaktan başka hiçbir işe yarayamaz. Bir ordunun bu tip saldırılar karşısında, ki bu saldırılar doğru bilgiye dayanmayan, sınırlarını aşan eleştirilerdir. Bu tip saldırılar karşısında her ordunun vereceği cevap ve tepki bellidir ve bu husus bütün ordular için de geçerlidir. Bu açıdan, son sözüm şudur, dolayısıyla herkesi dikkatli olmaya ve doğru yerde bulunmaya davet ediyorum.”

Ardından da “Genelkurmay’ın “yayın yasağının(?)” geldi.

Dönemin CHP genel Başkanı Deniz Baykal Başbuğ’un tehdidine destek verirken, Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi ‘Başbuğ’un TSK’yı yıpratan yayınlara gösterdiği tepkiyi “normal” buluyordu.

Ve 16 Ekim’de Taraf’ın Başbuğ’a hitaben o meşhur manşeti geldi.

“Tehdidi bırak hesap ver!”

Bu olayın üzerinden tam 5 yıl geçti. Yeni Taraf bu kez de 2004 yılındaki bir MGK’ya ait gizli tutanaklarla gündemde. Hafta başındaki Bakanlar Kurulu toplantısı sonrası konuşan Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç gazetenin söz konusu gizli belgeleri yayınlamasının yasalara göre suç olduğunu söyledi:

“25.08.2004 tarihli 481 sayılı MGK kararını birisi ele geçirmiş ve yayınlıyor. TCK, MİT Kanunu, Basın Kanunu, RTÜK Kanunu’na göre sır niteliğindeki bilgilerin yayınlaması ile ilgili ceza öngörülmüş. Bunu yapan insan bir ceza sorumluluğu ile karşı karşıya gelebilir. Bunu savcılarımız düşünsün. Biz şu anda bir şey yapacak durumda değiliz.”

Gazete Aktütün sonrası Başbuğ’a yönelik manşetini bu kez Arınç’a atfetti:

“Tehdidi bırak hesap ver!”

Öncelikle tekrar etme ihtiyacı duyuyorum. Baransu’nun 2004 MGK’sına dair ele geçirdiği belge elbette haber değeri taşıyor. Tıpkı önceden olduğu gibi gazetecilik açısından ortada bir problem falan görmüyorum. Eleştirim, bu haberin cemaat ve hükümet arasındaki kavgada, aşırı yorumla bir cephenin elini güçlendirmek için kullanılmasına. Yani itirazım bağlamına.

Ha yasalara göre gizli belge yayınlamak suç, biliyorum ama açıkçası burası bir gazeteci olarak beni ilgilendirmiyor. Ancak ilgili haberlerin hedefi konumundaki bir hükümetin sözcüsü bu hatırlatmayı üslubunca yapabilir. Ki Arınç’ın yaptığı da bundan başka bir şey değil. Tehdit etmiyor, ilgili yasaları hatırlatıyor. Bu hatırlatması da yargıya müdahale değil, hakkını kullanması. Aksi halde, mağdur edildiğini iddia eden ve bu konuda ilgili yasaları hatırlatan herkese tehdit ediyor suçlaması yapılabilir değil mi?

Kaldı ki Arınç’tan bahsediyoruz. En netameli zamanlarda çıkıp “Taraf’ım” deme cesareti göstermiş bir isim…

Gerçi açık, Arınç’ın da Başbuğ’un da sözleri ortada, her iki dönemin politik atmosferini hepimiz biliyoruz ama yine de soralım. Peki, Başbuğ olayında fark neredeydi? Gazete o zamanki tepkisinde neden haklıydı?

Birincisi, o zamanki tepki yüksek bir bürokratın yasaları hatırlatmasına değil, tehdidineydi. Ve genel olarak karşı çıkılan bir şahsın edimi değil askerî vesayetin rutin işleyişi, buyurganlığıydı. İkincisi Başbuğ açıkça devlet içinde ayrı bir devlet gibi davranıyor, başında bulunduğu ordunun “isterse neler yapacağını” söylemekten çekinmiyordu.

O dönem gazetenin yöneticilerinden Yasemin Çongar da bir televizyon programında şunları söylemişti:

“Demokratik bir ülkede Genelkurmay Başkanı medyaya emir vermez. Demokratik bir ülkede Genelkurmay Başkanı kamuoyuna karşı, seçilmiş hükümete karşı sorumludur ve görevini iyi yaptığının hesabını vermek zorundadır.”

Evet, iki manşetin hedefi, içeriği ve bağlamı arasında dağlar var. Bunları görmeden mekanik bir kıyas yaparsak, 28 Şubat darbesinin bir numaralı sanığı Karadayı’nın, Taraf’ın MGK kupürlerini mahkemeye sunarak beraat istemesini nasıl açıklayacağız, değil mi? Balyoz ve Ergenekon sanıklarının son dönemdeki Taraf’lı savunmalarına girmediğim için, 5 yıl önceki manşette konu edilen Başbuğ’un olası memnuniyetinden de bahsetmiyorum artık.

Şimdi ortalığa çıkıp “Eskiden Baransu'nun getirdiği belgeler manşetti de, şimdikiler mi suç oldu?” şeklinde anakronik kıyaslar yapanlar da dönüp kendilerine baksın. Zira ben Taraf’ta teşriki mesai yapmış hiçbir arkadaşımdan böyle bir söz işitmedim. Ama bu sorunun sahiplerinin, eski Taraf askerî vesayete vururken mırın kırın ettiklerini, şimdi ise gazete hedef tahtasına hükümeti oturtunca bir anda Baransu’yu yoldaş ilan ettiklerini hepimiz çok iyi biliyoruz.

Eskilerin dediği gibi, herkes önünden yesin, masada ne var ne yok sizler de bizler de çok iyi biliyoruz.