• 1.01.2014 00:00
  • (2601)

 Dün 2013’ü herkes kendi penceresinden “özetledi.”

Kimi ölülerimizi, acılarımızı ayrıştırıp simsarlığa devam etti, kapkara bir tablo koydu önümüze. Kimi ise tozpembe bir manzara çizdi.

Oysa Gide’ın dediği gibi gerçeğin rengi gri; 2013’ün rengi de bu olacaktı elbette.

Fokur fokur kaynayan bir coğrafyada, Suriye’deki, Mısır’daki, Afganistan’daki, Irak’taki acılardan biz de payımıza düşeni aldık. Reyhanlı’da, Gezi’de kardeşlerimizi yitirdik. Siyasi atmosfer ağırlaştıkça ağırlaştı.

Ama henüz bir yıl önce bile hayal olan mutluluklara da şahit olduk. Demokratikleşme paketleri geldi. İnsanların istedikleri kıyafetlerle işlerine, okulların gidememesi ayıbından kurtulduk. Bir önceki yıla göre daha fazla sivilleştik. Geçen sene yangın yeri olan Newroz alanlarında barış iradesi yankılandı. Başbakan, yıllar sonra sürgünden dönen isimlerle birlikte Diyarbakır’da çözüm kararlılığını en gür sesiyle haykırdı. Tam bir yıldır da bu barış ve çözüm ikliminin meyvelerinden tadıyoruz. Sayıyla 365 gündür kirli savaşa tek bir kurban vermedik.

İşte Gide’ın o dediği grilik de tam böyle bir şey. Hayat lineer bir çizgide ilerlemiyor.

Çocukluğumda 2000 senesini nasıl hayal ettiğimizi düşünüyorum da. Arabaların ayağını yerden kesmesini falan bekliyorduk milenyum çağından, hatırlasanıza. Ne var ki bizler gibi Uzay Yolu ile büyümemişti hayat; gerçeklikle ilişkisi bambaşkaydı. Türkiye’de ve dünyada bir alçaldı bir yükseldi…

Ama umut şart. İnsanın var oluşuna geçici de olsa bir anlam katabilmesi için her şeyin “daha iyi” olacağına inanması gerekiyor. Üstelik işinizi kolaylaştırmak için de söylemiyorum, bu inanç hiç de temelsiz değil. Zira bize her sabah yeni doğmuş bebekleri, baş veren fidanları armağan eden yaşam, aslında “sonsuza dek devam” kararı aldığını mesaj kaygısı taşımadan anlatıyor. Telaşa mahal yok yani.

Biliyorum, felaket senaryoları, cadı korolarının iç karartıcı ezgileri daha baskın. Ama inanın bunun en büyük nedeni gerçeğin yansımaları olmaları değil, iyi satmaları, kullanışlı olmaları.

Aynen Stephan Davies’in dediği gibi, “İç karartıcı bir karamsarlık iç açıcı bir iyimserlikte bulunmayan cazibeye sahip.”

Eski bir yazımda da bahsetmiştim, Davies kriz ve panik edebiyatının dayanılmaz cazibesini şöyle tanımlıyor:

“Baktığımız her yerde bize son derece kötü, iyi ve doğru şeyler için tehdit oluşturan bazı sosyal sorunlar gösterilir. Üstelik bir şeyler yapmadığımız sürece de hepimiz için felakete neden olacaktır.”

Evet, insanlığa zoru, savaş koşullarında sıkıntıyı, kısacası yoksulluğu ve süreli mücadeleyi vadeden modern çağın seküler çilecilerinin, var oluşu daha katlanılır hâle getiren ve ahaliye “dönüşümün” güvenli kollarını işaret eden “kendiliğindenci” yaklaşımlar karşısındaki konforunu sorgulamalıyız.

Onlar “hepimiz öleceğiz” dedikçe, karşılarına çıkıp “beni gelecek değil, geçmiş korkutuyor” demeli, ardından da mutlaka ağız dolusu bir kahkaha patlatmalıyız.

2013’ten “daha iyi” bir yıl bekliyor hepimizi; bana inanmıyorsanız kendinize inanın, doğru söylediğimi göreceksiniz.