• 11.01.2014 00:00
  • (3166)

 “Türkiye Türklerindir” gazetesi dün, aynı zamanda HSYK Başkanı sıfatı da taşıyan Adalet Bakanı’nın kurum ile ilgili bir tasarrufunu şu şekilde manşete taşıdı:

“Özel Yetkili Bakan!”

Mesaj net: “Siyaset gölge etmesin başka ihsan istemez!”

Hakikaten insan hayret ediyor.

Öyle ya, gelişkin demokrasilerde siyaset kurumunun müdahil olmadığı alan “sorun” olarak görülüyor değil mi? Peki Türkiye’de siyasetin çekilmek zorunda bırakıldığı ve “ideal” olarak kendisine ait alanlara dönme girişimleri üzerine niye fırtınalar kopartılıyor?

Evrensel olarak “yargıya müdahale” tanımı da, siyasetin atamalar boyutundaki “etkinliğini” değil, süren yargısal aşamalara karışmayı tarif etmek için kullanıyor. Bu nedenle, “normal” demokrasilerde, parlamentolar hatta hükümetler ya da Başkanlar yargıda atamalar boyutunda söz sahibi olunca “halkın egemenliğinden” bahsediliyor. O halde niçin aynı durum bizim memlekette kuvvetler ayrılığı ilkesine “ihanet” sayılıyor?

Bunun tek bir nedeni var. O da bugüne değin “gerçek” devletin bir ideolojik aygıtı olarak vazife gören siyaset kurumunun, kuvvetler ayrılığı ilkesinde alt sıralardan, hak ettiği yere, diğer güçlerle eşit seviyeye gelme cüreti göstermesi. Yürütme ve yasamanın üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanan askerî ve sivil bürokrasinin dümen suyundaki yargı vesayetinin gevşemeye başlaması.

Çünkü bu “yakın tehlike” vesayetin sabık unsurlarının siyasal, ekonomik ve moral ayrıcalıklarını tehdit ediyor. Siyaset kurumunu aynı zamanda şeffaflık öngören bu perspektifi, vesayet rejiminin ülkenin ekonomik ve politik alanında oluşturduğu kara deliklerinden muhteşem rantlar devşirmeye alışmış “beyazları” rahatsız ediyor.

Kusura bakmasınlar, sıkı gümrük duvarlarının yalnızca ekonomiyi değil, kültürel ve politik atmosferi de sınırlandırdığı, bu alanlara dair birikimi misak-ı milli sınırları içinde güdükleştirdiği o günler geçti cancağızım.

Açıldı el kapıları. Çok şükür, Kapıkule’nin ötesinde de gürül gürül akan, devinen bir dünya olduğunu ve o coğrafyadaki  “teamülleri öğrendik, tartışıyoruz.

Nihayet, darbelerle, muhtıralarla, “sokak meşruiyetiyle” itibarsızlaştırmaya çalıştığınız siyasetin evrensel pratiklerine sahip çıkmanın demokratlığın alametifarikası olduğunu öğrendik. Aksi tavrın, bu süreçleri “cici demokrasisi” gibi kavramlarla küçümsenen ise “devrimcilik” değil, vesayet rejiminin tetikçiliğini yapmak olduğunu idrak ettik.

Evet, dünyanın demokratik-özgürlükçü sol pratikleri açısından küçük, yıllarca kuvvetlerin “hava, kara ve deniz” şeklinde üçe ayrıldığı bir ülkenin sakinleri içinse dev bir adım. Ama geç olsun güç olmasın işte.

Zira “eloğlu” Üsküdar’ı çoktan geçti. Örneğin, askerî vesayet ve demokratikleşme üzerine kapsamlı çalışmalarıyla tanınan Juan Linz ve Alfred Stepan, Franco diktatörlüğünün ardından İspanya’da “geçiş” sürecinin tamamlandığını şu göstergelerden çıkartıyorlar:

“Hükümet serbest ve genel seçimlerin neticesinde görevdeydi, politika üretmek için mutlak otoriteye sahipti ve de iure (hukuki) olarak diğer birimlerle güç paylaşmak zorunda değildi.”

Linz ve Stepan Avrupa demokrasilerinde üzerinde konsensüs sağlanan bu önermelerinde, diğer kuvvetler olan yasama ve yargının da, askerî vesayet sonrası kurulan “yeni demokrasi tarafından” inşa edilmeleri gerektiğini önemle vurguluyorlar.

“Geçiş”i atlatıp “sağlamlaştırma” sürecine girdiği tüm otoritelerce kabul edilen İspanya’da kuvvetler ayrılığının niteliği pekâlâ tartışılabiliyor.

Kimse de çıkıp demokratlara “hükümet yalakasısınız, diktatörlük istiyorsunuz” demiyor.

Çünkü orada ak koyun kara koyun belli.

İsterseniz biraz daha geriye gidelim.

Lenin, 1905 Şubat Devrimi sonucunda ortaya çıkan ikili iktidarın tüm yetkilerini, halkın temsilcisi olan ve yine ona hesap verme sorumluluğu taşıyan Sovyetlere devretmesi gerektiğini Nisan Tezleri’nde şu meşhur mottoyla ifade etmişti:

“Bütün iktidar Sovyetlere!”

İktidarı, güvenilmez (o dönemin de bidon kafalıları) halka devretmeye başından beri karşı olan Stalin ise, Sovyet Devrimi’nin Lenin dönemindeki bu demokratik perspektifini “aşamalı devrim” gibi gerekçelerle daralttıkça daralttı. Sonuçta SSCB’de tüm iktidar, merkez komite bürokrasinin elinde toplandı ve komünizmin bu ilk çocuğu büyüdükçe Frankeştayn’a dönüşüp milyonlarca insana hayatı zehir etti.

Ancak her şeye rağmen Lenin’in bu demokratik önermesi, köklü bir sosyal demokrasi geleneğinin her zaman güçlü olduğu Batı demokrasilerinde de yıllardır aksiyom muamelesi görüyor. Bereket, Türkiye’de de “bütün iktidar sivillere” diyen demokratlar var artık. Ama kaderin garip bir cilvesi, eski vesayet rejiminin kapıkulları da ısrarla Stalin’i takip ediyorlar.

Rahat uyu Stalin, yıllar sonra bile Türkiye’de izinde olanlar var!