• 24.01.2014 00:00
  • (2591)

 Avrupa sağının oryantalist liderlerinin Türkiye karşıtı tutumlarının ve Abdülkadir Selvi’nin tabiri ile “AB’ye savaş açan bir AB bakanlığı” döneminin ardından ilişkilerde çiçek açtı.

AB Bakanlığı’na Mevlüt Çavuşoğlu’nun getirilmesinin ardından Başbakan Erdoğan 5 yıl sonra Brüksel’e gitti. Yoğun temasların ardından her iki taraftan da son derece olumlu açıklamalar geldi.

Temaslarda yer alan tüm hükümet üyeleri, yeni fasılların açılmasına, reformların devam etmesine ve nihai hedef olan tam üyeliğe dair son yılların en kararlı açıklamalarını yaptılar.

Avrupa Birliği’ni bürokratik ve siyasi açıdan temsil kabiliyeti olan isimler de, Türkiye ile  “daha hızlı” bir iş birliği sürecinin başladığını müjdelediler.

Avrupa Konseyi Başkanı Herman Van Rompuy “2014’te umarım daha fazla ilerleyeceğiz. Nihai hedef tam üyelik” dedi.

Geri kabul ve vizeler için imzaların atıldığını kaydeden Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso da HSYK gibi tartışma konusu olan maddelerle ilgili olarak “Erdoğan'la konuştum ve bu sohbet sonucunda memnun oldum. Başbakan bize güvence verdi” diye konuştu.

Allah aşkına söyler misin, şimdi bu tablo karşısında, ülkesinin Avrupa Birliği’ne girmesini ve insanlığın ortak birikimi olan değerlerinin memleketinde de geçer akçe olmasını isteyen birisi ne yapar?

Elbette önce sevinir. Ardından da taraflar arasında varılan konsensüsü sahiplenip uzlaşı noktalarına odaklanır ve açık edilen iradenin “soğutulmaması” için çaba harcar değil mi?

O halde, bugüne değin en alakasız konularda bile AB ile yaptıkları kıyaslarla gündeme gelen ve hatta “AB’ci Hoca” diye anılan bazı isimlerin bu olumlu tablo karşısında karalar bağlamasını nereye koyacağız? Entegrasyonu savunduğunu söyleyen gazetelerin, müzakereler ivme kazanmışken, Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkan Avrupa sağ basınıyla pişti olan manşetlerini nasıl değerlendireceğiz?

İnsan gerçekten hayret ediyor. AB uzmanı titriyle anılan bu Sarkozy-Merkel imitasyonlarının, her iki taraftan kararlılık açıklamalarının geldiği şu günlerde, hükümeti “AB perspektifinden uzaklaşmakla” itham ederken nasıl oluyor da yüzleri kızarmıyor?

Haklısınız, zekâmıza hakaret eden aynı çelişik mantığa ve pişkinliğe, bugünkü bürokratik darbe girişiminin en önemli nedenlerinden olan  Çözüm Süreci öncesinde ve sonrasında da şahit olduk.

İlk kez bir Cumhuriyet hükümeti, onca siyasi riski ve muhalefetin milliyetçi kamuoyunu tahrik etmeye yönelik provokasyonlarını göze alarak “barış” diyebildi.

Buna karşılık olarak Öcalan, BDP ve hatta Kandil’in uzlaşmaz bazı isimleri de bu sürece ikna oldular.

Neticede bir yıldır tek bir canımızı yitirmedik, inşallah devam da edecek.

Aynı isimler ve çevreler tıpkı AB sürecinde olduğu gibi, yıllardır Kürt sorununa “siyasal çözüm, müzakere” dedikleri hâlde âdeta örgütün yeniden savaş kararı alması için uzlaşı noktalarını dinamitliyorlar. Hatta bu kirli ve riyakâr amaç uğruna, bir yandan Kürtlere göz kırparken, diğer yandan da  “rehberiniz Öcalan mı” provokasyonlarından medet uman Cemaat’in medyasına omuz veriyorlar.

Aynen Türkiye’nin üyelik yolundaki iradesine ikna olan AB’ye “inanmayın bunlara” dedikleri gibi, hükümetin kararlı barış perspektifini tanıyan Egemen Kürt siyasal hareketine de “hani bağımsız devlet kuracaktınız, niye kırıntılara fit oldunuz” diyorlar.

Dertleri günleri AB ile ilişkilerin bozulması, barışın sekteye uğraması... Sonrasında da, kısmen yakalanan refahı ve barışı kaybedecek Türklerin-Kürtlerin keskinleşen çelişkileri üzerinden siyasal iktidarla olan husumetlerinin hesabını görme hayali.

Sevgili Murat Çiçek'in “Kurtla beraber kuzuyu boğup sonra oturup çobanla ağlayanlar” tasviri,  yüzlerine AB ve barış maskesi taktıkları halde Türklere, Kürtlere, barışa, entegrasyona… düşmanlıkları gün gibi sırıtan bu “uzmanların” pürmelalini ne güzel özetliyor değil mi?