• 29.01.2014 00:00
  • (2612)

 Darbe davaları sürecindeki tavrımla tutarlı olarak, şimdi de siyasal iktidarın meşru alanına göz diken yeni bürokratik vesayet karşısında “siyasetin yanında” tavır almanın demokratlığın gereği olduğunu söylüyorum.

Bu önermeme, siyasal iktidarla fobik bir ilişki geliştirmeyen kimi okurlardan şu eleştiri geliyor:

“İyi de siyasetin yanında tavır almak fiilen AK Parti’yi desteklemek anlamına geliyor. Bu da sağlıklı bir muhalefetin gelişmesini engelliyor. AK Parti’yi mutlaklaştırıyor!”

Her ne kadar ön yargılı olmadığını söylesem de aslında bu yaklaşım da yıllardır genel olarak devletin ideolojik aygıtı olarak vazife gören Türkiye solunun paradigmasındaki temel sakatlıktan izler taşıyor.

Zira bir türlü resmî ideolojiden ve onun bagajlarından yakasını kurtaramayan solun sağlıklı bir dönüşüm geçirip kitleselleşememesinin ve nihayetinde iktidara alamamasının nedeni rakiplerinin gücü değil, vesayet sisteminin demokratik siyaset kanallarını tıkaması.

Ama ne yazık ki görece sağlıklı düşünen solcular bile, siyasetin talileştirilmesini, değersizleştirilmesini temel problem olarak görmüyorlar. Çözüm’ün, demokratikleşmenin ve sivilleşmenin kurumsallaştırılması için her türlü vesayetin tasfiyesinden geçtiğini kabullenemedikleri için de sivil rakipleriyle mücadele için cellatlarıyla fiili ittifaklara soyunuyorlar.

Elbette bu tartışmalar bize özgü değil. Dünyanın pek çok yerinde askerî vesayetin ardından “geçiş” ve “sağlamlaştırma” aşamalarını yaşayan toplumlar benzer konulara kafa yordular.

Tartışmalarda nüanslar olsa da, genel olarak, serbest ve genel seçimlerle işbaşına gelen siyasal iktidarların meşruiyetinin, her türlü vesayet karşısında savunulması gerektiği konsensüsüne vardılar.

Örneğin sık sık atıf yaptığım, askerî vesayet ve demokratikleşme üzerine kapsamlı çalışmalarıyla tanınan Juan Linz ve Alfred Stepan, Franco diktatörlüğünün ardından İspanya’da “geçiş” sürecinin tamamlandığını şu göstergelerden çıkartıyorlar:

“Hükümet serbest ve genel seçimlerin neticesinde görevdeydi, politika üretmek için mutlak otoriteye sahipti ve de iure (hukuki) olarak diğer birimlerle güç paylaşmak zorunda değildi.”

Yine bu alanda çalışmalarıyla tanınan Di Palma’nın “rekabetin kurallarının, ana oyuncuların oyunu boykot etmelerini önleyecek şekilde oluşturulması” önermesini daha da ileriye götüren ikili şu “ideal” tanımını yaparlar:

“Hiçbir grup ya da siyasi kurumun demokratik yollarla seçilmiş hükümetleri veto edecek imtiyaza sahip olmadığı, en basit şekilde ifade etmek gerekirse, demokrasinin ‘kentteki tek oyun’ olarak düşünüldüğü bir durum.” (Narcis Serra)

Eski reflekslerin kolaycılığından ya da Ali Bayramoğlu’nun dünkü yazısında bahsettiği gibi, “konforlu” tavırlardan yakasını sıyıramayanlar aslında yel değirmenleriyle savaştıklarını artık görmeliler.

Bunu en çok kendileri için yapmalılar. Zira siyasetin tolere edilebilir edimleriyle mücadeleyi, siyaset kanallarını tıkayan askerî ya da şimdi olduğu gibi sivil bürokratik vesayet tehdidinin önüne koşarak, aslında siyasi rakipleri olan parti ile değil, kendileriyle mücadele ediyorlar.