• 9.02.2014 00:00
  • (2908)

 Vesayete talip bürokratik yapılanmanın yeni icraatları, Türkiye’nin son beş yılına damgasını vuran darbe davaları süreçlerini de tartışmaya açtı. Bu gelişme üzerine, o dönemlerde Ergenekon ve Balyoz’u hararetle savunan kimi isimler eski tavırlarının özeleştirisini veriyorlar.

Bu özeleştiriler, “iddialar külliyen yalanmış”tan “Çatı yıkılmadı ama ciddi yanlışlar da varmış”a kadar uzanıyor.

Kimileri ise “Dünün tartışılması teklif dahi edilemez” noktasında.

Ancak tartışmalar, özeleştirilerin dayanakları ve bunlara karşı öne sürülen argümanlar üzerinden yürümüyor. Bu gündemde bizim ülkece meselemiz  “Dün gece öyle demiyordun”dan ibaret. Yani derdimiz yine, üzerine bir garip anlam yüklediğimiz “tutarlılık.”

Evet, “garip” diyorum, çünkü;

Dün mevcut olamayan ya da görülemeyen bir durumun fark edilmesi halinde, hatanın kabullenilerek eskisiyle kısmen ya da tamamen farklı bir tavır takınmak “çelişki” midir?

Ya da “tutarlık” dediğimiz şey, bir kanaatte, uzamdan, zamandan ve olaya etkiyen diğer parametrelerden bazılarının belirginleşmesinden bağımsız, ilk şekillendiği halinde “ısrar” edilmesi midir?

Bu durumda yaygın olarak tanımladığımız şekilde çelişki, analitik düşüncenin ürünü, kompleksiz bir tavır; tutarlılık ise gerçeği değil kendi gerçekliğini kanıtlamanın “maşası”, bencilce bir bağnazlık olmuyor mu?

Eğer gerçeğin “mutlak” bir köyü varsa, ona “yaklaşmanın” tek yolu tutarlı olup çelişkilerin özeleştirisini vermektir. Yoldaşlarınızın sitemlerine aldırmadan, “yanlış yolu işaret etmişim, dönüp diğerini denemeliyiz” demektir. Çünkü çatalda önerdiğiniz yolun yanlış olduğunu anlasanız bile dönmeyi göze alamasanız da mutlaka bir yere de ulaşırsınız. Ama varacağınız yerin o köy olmayacağı kesindir. Ve bu tavır, sizi yol boyunca konfor sağlasa da kuşkusuz ki her şeyden çok bencilcedir.

Ön yargının, hiçbir gelişmenin etkileyemeyeceği şekilde son yargı da olacağına dair yemin tutarlılıksa, andı bozup söylemi değiştirmeyi göze alabilme “çelişkisi”, gerçeğin en büyük yardımcısıdır.

Belki de en iyisi, gerçeğe ulaşmak için sadece bir araç olan yollar üzerine yemin etmemektir.

 

Ülküm değiştirmek, ilkemse değişmeyecek kurallar

 

Hayatın her alanındaki edimlerimiz egolarımızdan azade olmadığı halde, söylemlerimizi yalnızca büyük siyasi anlatıların önermeleriyle gerekçelendirmemiz ne büyük bir ikiyüzlülük. Ve aslında nasıl büyük bir acizlik.

Gerçeğin önündeki en büyük engelin “kaygılarımız” olduğunu bile bile, dünün manifestolarını kendimize kalkan yapıp her gün gerçeğe ihanet ediyoruz. Üstelik bu bencilliğimize rağmen, ne kadar tutarlı olduğumuza dair övgüler alıp sırtımız da tapışlanıyor.

Böyle “tutarlı” pek çok insan tanıyorum. 90 küsur yaşında hayata gözlerini yumana kadar, yirmi yaşında söylediklerinden ve savunduklarından bir elif miktarı taviz vermeyen tutarlık abideleri…

Ama anlamaya da çalışmak lazım. Gençlerin bağnazlığını olmasa da en azından eski tüfeklerinkini… Hayatınızın anlamı, değişen ve değişmesi gereken bir dünyayı değiştirmek ve bunun için de değişmeyecek kurallar üzerine yemin etmek olunca, en büyük yardımcınızın “ısrar” olması doğal.

Koskoca bir ömrü sizi tanımlayan ideolojiniz için mücadeleye vakfetmişsiniz. Ömrünüzün en güzel yıllarını bu uğurda hapiste, sürgünde geçirmişsiniz. Bir anda kalkıp sırtınıza astığınız küfedeki tüm yumurtaları kırmak kolay mı? Bugünü aslında dünde yaşayan birinin, tüm mazisini, hayatının anlamını çöpe atması, bugününün “gösterenlerini” haşa hata kabul etmesi, kolayca kaleme alınacak bir feragatname mi?

Evet, anlaşılır ama bu, müzmin ısrarcıların ilk akla gelen sıfatının,  başka her şey denilebileceği halde, “devrimci” olmasının trajikliğini de örtmüyor.

Oysa dünle, tarihle kuracağımız ilişkinin anlamı, geleceğin üzerine inşa edileceği, sıkı sıkıya sarılınacak bir temelden çok, Marx'ın dediği gibi “'Tarihin omzumuza yüklediklerinden kurtulma bilinci” olmalı. Yüzümüzü maziye, sırtımızı geleceğe dönerek, bugünkü gerçeğin bekasını, eskimizin “prestijine” kurban edemeyiz.

Ama kabul ediyorum, bu cesurca tercih huzur vadetmiyor asla. Hele çevremizdeki on binler kendilerine ve başkalarına şairin dediği gibi “beni öyle bir yalana inandır ki, ömrümce sürsün doğruluğu” diye davetkâr biçimde haykırıyorken… Satan hatada ısrar anlamına gelse de “sözümdeyim”  böbürlenmesiyken.