• 21.02.2014 00:00
  • (9372)

 17 ve 25 Aralık operasyonlarının yalnızca bir yolsuzluk soruşturması olduğunu düşünen ancak bunların siyasete siyaset dışı bir müdahale olabileceğini, ihtimal olarak dahi değerlendirmeyen pek çok isim sayabilirim.

Ancak

söz konusu operasyonların arka planını görenler arasında bile,

yolsuzluk iddialarına kayıtsız kalan ya da söylenildiği gibi bu “edimi”

savunan tek bir kişiye rastlamadım.

Öyle ki AK Parti

cephesinin en yetkili isimleri yolsuzluk iddialarının üzerine gidilmesi

gerektiğini açıkça beyan ettiler, ediyorlar da. Bakanlar da istifa

“ettirildi.” Hatta Başbakan Erdoğan dahi, çembere alınması için

yürütülen yoğun manipülasyona aldırmadan yolsuzluk ya da rüşvet

karşısındaki tavrını net olarak açıkladı.

Ayrıca bir adli soruşturmanın sürdüğünün yegâne göstergesi gözaltılar olmasa gerek.

Peki ortada söz konusu operasyonların sonlandırıldığına dair somut bir

kanıt var mı? Görüyorsunuz işte, “en güçlü delilleri” olan Erdoğan’ın

“oğlunun ifade bile vermediği” propagandasının yalan olduğu ortaya

çıktı. Bilal Erdoğan olması gerektiği gibi haftalar önce savcılığa

giderek ifadesini vermiş. Operasyonu sonlandırmak isteyen bir

hükümetin, görev yerleri değiştirilen savcıların dokunmadığı delil

çuvallarının mührünü kırması da pek mantıklı olmasa gerek, değil mi?

Kaldı ki, hükümet hukuki süreçleri atlayarak, iddialar gerçek ya da yalan, bunca zamandır kamuoyunda tartışılan böyle sansasyonel bir soruşturmayı istese de sonlandırmaz zaten. Zira burası bir muz cumhuriyeti değil.

Ayrıca dün Etyen Mahçupyan’ın da yazdığı gibi araştırmalar, yolsuzlukları önemseyenler arasında AK Parti seçmeninin de ciddi bir ağırlık oluşturduğunu açıkça gösteriyor.

 

Gezi’de yapmadınız bari şimdi…

Hal

buyken, yeni sivil bürokratik oligarşinin her gün bir yenisi açığa

çıkan darbe girişimlerinin tartışılması ısrarla yolsuzluk düzlemine

hapsedilmeye çalışılıyor. Çözüm sürecine ve ekonomik kalkınmaya karşı hamlelere dair her yorumda bir “siyaseten doğruculuk” beyanı isteniyor. Bu zorlamanın da konu dışına çıkılmasına neden olduğu ve tartışmayı saçmaya indirgeyerek kör dövüşüne çevirdiği açık.

Kuşkusuz bu “baskıdan” en çok nasibini alan da egemen Kürt siyasal hareketi.

Yerinden yönetimlerin güçlendirilmesi şeklindeki seçim vaatleri bile

“30 Mart'ta özerklik ilan edecekler” diye manipüle edilen BDP’ye sağdan

soldan yükleniyorlar. Öcalan yakalandığında köşelerinden, yöre

halkına devletin “ayağını denk al, benim yanıma gel” mesajını

ilettikleri halde, devletin Kürtlere gittiği bugünlerde gerilla

güzellemeleri yazan loser liberaller bile utanmadan sitem edebiliyorlar.

“Yolsuzluğa sesiniz çıkmıyor! Suskunluğunuz Çözüm sürecine karşılık bir taviz mi?”

Pardon

ama bu konuda BDP’den hemen hemen her gün bir açıklama geliyor.

Meclis'te grubu bulunan yasal ve meşru bir parti, yolsuzluğun ve

rüşvetin üzerine gidilmesi için daha ne yapabilir?

Gezi’de

sokağa çıkartamadığınız Kürtlerden ve onların ciddi bir kısmının siyasi

temsilcilerinden şimdi de yolsuzluğa karşı silahlı mücadeleye

başlamalarını mı istiyorsunuz?

Sizin aklınız başınızda mı?