• 23.02.2014 00:00
  • (2967)

 Belki rastlamışsınızdır, Nat Geo’da “Sıra dışı kıyamet hazırlıkçıları” isimli bir belgesel yayımlanıyor. Her bölümde kendi felaket senaryosuna karşı “hazırlık” yapan ABD’lilerin öyküsü anlatılıyor.

Kimi yakın gelecekteki “olası” zombi istilası için tedbirler alıyor. Evini sağlamlaştırıyor, mahzeninde bir cephanelik kuruyor.

Bir diğerinin en büyük kâbusu küresel ekonomik kriz. Aylık kazancının 3/1’i ile erzak depoluyor. Hafta sonları da, krizde aç kalan diğer insanlardan yiyeceklerini korumak için 10 yaşındaki oğluna ve karısına atış talimi yaptırıyor.

Daha ne hazırlık hikâyeleri var, inanın aklınız hayaliniz durur. Nükleer bir savaştaki su kıtlığına karşı Pazar sabahları ailece yapılan “idrarın tadına alışma” seanslarını mı ararsınız yoksa bahçesine “şimdiden” bubi tuzakları kuranları mı?

“Felaketlerine” hazırlanan bu insanlar kendilerine “hazırlıkçı” diyorlar. Gruplar kurup deneyimlerini paylaşıyorlar, yardımlaşıyorlar.

Aramızda “E güzel işte, tedbirli olmak iyidir” diyenler olabilir ama açıkça söyleyeyim bu hal bana manyakça geliyor.

Evet, Zombi ya da uzaylı istilası gibi tehditleri saymazsak, kıtlık, doğal afet, savaş, ekonomik kriz vs. gibi tehlikeler olası. Bunlara karşı tedbirlerin alınması da doğal. Ancak insanın tüm yaşamını tehlikeye hazırlanarak geçirmesini, varoluşunun anlamını, yalnızca kendisinin sıyıracağı büyük yok oluşu beklemekte bulmasını zavallıca buluyorum.

Düşünsenize, bu ne büyük bir yalnızlık ve aslında ne büyük bencillik. Bir savaş halinde kimse içecek temiz su bulamazken siz bahçenizdeki deponuzla huzuru ve güveni yaşayacağınızı sanıyorsunuz. Üstelik o depoyu susuzluktan kırılmış insanlarla paylaşmamak için bir de silahlanıyorsunuz.

Hazırlıkçıların, bekledikleri felakete “inançları” da acıklı. Çünkü o karanlık senaryoyu beklemiyor, adeta “arzuluyorlar.” Zira kendileriyle yapılan röportajlarda en sinirlendikleri şey, tedbirlerinin boşa gidebileceğine dair olasılıkların hatırlatılması.

 

“Hayır” diyorlar, “O gün geldiğinde bize inanmayan, hazırlıklarımızla dalga geçen komşularımız görecekler günlerini. Kapımıza bir dilim ekmek için geldiklerinde bize inanmayarak ne büyük bir hata yaptıklarını anlayacaklar. Ama onlar için çok geç olacak!”

Tabii ki bu Godot’u bekleme sendromundan, yalnızca hazırlıkçıların birey olarak sorumlu olduklarını söyleyemeyiz.

Zira hepimiz, yaşamı, yalnızca kendimizin tüketerek varolabileceği bir süreç olarak algılamamız için yoğun bir bombardıman altındayız.

Kimimiz bombardımanı yapanlara direnmenin insani aymazlığına, kimimizse sığınaklarda fare gibi tıkınıp, tıslayarak sürdüreceği huzura hazırlığa yaşamak diyor.

 

Susuz Yaz’ın Osmanları…

 

Eminim yazıyı okurken pek çoğunuzun aklına benim gibi, kapımıza dayandığı söylenen kuraklık senaryoları geldi.

Zira resmi yetkililer her ne kadar “hazırlığımız var” dese de haber bültenlerinde bilim adamlarının felaket senaryoları baskın geliyor.

Şimdiden pek çok apartman yönetim kurulu olağanüstü gündemle toplanmıştır bile. Binaların çatılarına ekstra su depoları kurulması için karar da alınmıştır. Suya ihtiyacı olan fabrikalar vs. de depolamaya başlamışlardır.

Su seviyesinin tehlikeli seviyeye indiği söylenen barajlarımızın vay haline! Hazırlık kararı alıp kuraklıktan kısmen yakasını sıyırmaya çalışanlar, depolarına doldurdukları suyla, olası bir susuzluğun başlangıç tarihini öne çektikleri düşünüyorlar mıdır dersiniz? Ya da Metin Erksan’ın Susuz Yaz’ındaki Osman (Erol Taş) misali, hazırlıklarıyla, bırakın depo yapmayı, su parasını zor ödeyen yoksulların suyundan çaldıklarını?

Zira uzmanlar, bir barajın su seviyesi kritik eşiğin altına düştüğünde, yağmurla ya da karla eksiğini tamamlamasının çok daha zorlaştığını söylüyorlar.

Bollukta da kuraklık ve susuzlukta da ya hep beraber ya hiç birimiz…