• 2.03.2014 00:00
  • (2828)

 Kimi gazeteciler, üstelik de darbeden en çok zarar gören solda yer aldığını söyleyenler, 12 Eylül’ü özlediklerini yazıyorlar. Akademisyenin biri,

her gün onlarca canımızı alan savaşın tırmandığı, 17 bin faili meçhulün

yaşandığı, üniversitelerde öğrenci ve öğretim üyesi kıyımının tavan

yaptığı, darbeli, muhtıralı, OHAL’li 28 Şubat günlerinde kendini daha özgür hissettiğini anlatıyor. "Dini imanı

istikrar!" olan ve son on yılda servetini üçe beşe katlayan bir

kapitalist, bankaların hortumlandığı, yolsuzluğun vaka-i adiyeden

sayıldığı koalisyon günlerine methiyeler düzüyor.

Vaktiniz

ve tabii ki enerjiniz varsa, bir çocuğa anlatır gibi, pratikte bu ruh

halinin garipliğini dünle bugünü somut örnekler üzerinden kıyaslayarak

açığa çıkartmak mümkün elbette. Ve ardından şu soruyu sormak.

Sahi kuzum, yoksa siz, Türkiyelilerin ensesinde boza pişirilirken o bozayı leblebiyle yudumlayanlardan mıydınız?

Elbette hakikaten bozacı olanlara diyecek sözümüz yok.

Kim olsa, üyesi olduğu azınlığın, çoğunluğun canı, huzuru, refahı

pahasına olan ayrıcalıklarının kaybolduğu döneme "lanet" eder. Geriye

dönmeyi ister.

Ama onların “şahitliğine” soyunan şıracıların ruh hali üzerinde durmamız şart.

Zira

dün el bebek gül bebek yaşamadığı ve hatta zulümden mağdur olduğu

halde, bugün, "ağanın malı gider kâhyanın canı" hesabı, dünün

gediklilerinin kaybolan ayrıcalıklarına yaktığı ağıda kanon yapanlara

yardımcı olmalıyız.

“Durun yahu, bir bakın beraber saf tutup felaket tellallığı yaptıklarınıza,  siz 'düşmansınız'” demeliyiz.

Çünkü onlar tıpkı dedelerini katledenlerin partisini memleketlerinde

ihya eden bazı Dersimliler gibi, sadece öğrenilmiş çaresizlikten

mustarip dostlarımız.

 

Maksimalistlik mi, eskiye özlem mi

 

Bugünü dünle kıyaslayıp “panik yapmayın” diyenlere, hayata,

gözlerini son yirmi yılda, bilincini ise son on yılda açan

arkadaşlarımız sitem ediyorlar. Diyorlar ki: “Yaptığınız, ölümü gösterip

sıtmaya razı etmek. Bize ne eskiden? Bugünün kriterini niçin dün

belirlesin.”

Haklılar da. Hele ki gençlere,

“razı olun” denmez. Zira bir ülkenin dinamizmine, hiçbir şey, gencin

kanaatkârından, aklı “fazla başında” olanından daha çok zarar vermez.

Gelin

görün ki, geçmişi ve somut şartları tali sayan maksimalistlikle,

değişime direnen gericilik arasında sadece bir pamuk ipliği var.

Bu sınırı yok etmemek için de, maksimalist

tavırda ısrar ederken, bugüne ve gelmekte olana her lanet edenin

“ilerici”,  geçmişi eleştirmek için hatırlatanın ise “gerici”

olmayacağını akılda tutmalı.

Geçmişin yükünden kurtulma hakkımızı kullanırken, bugün ve geleceğe her türlü tarihsel kıyastan azade konforlu bir konum izafe edilmemeli. Çünkü bu, anı sağlıklı bir analize tabi tutmamızı engeller, algılarımızı güdükleştirir.

Anın

algısını sorgulamak ve felaket tellallarının manipülasyonlarını açık

etmek için, daha önce de atıfta bulunduğum, Liberal Düşünce dergisinde

yayımlanan Stephan Davis’in bir makalesine göz atalım.

 

 

Tepki sorunlar azaldıkça artar

 

Davis makalesinde, iç karartıcı bir karamsarlığın, iç açıcı bir iyimserlikte bulunmayan cazibesinin nedenini Herbert Spencer’ın şu formülüyle tartışıyor.

“Bir

sosyal sorun ya da olay hakkındaki kamu ilgisinin ve endişesinin

boyutu, onun gerçek ya da fiili/güncel oluşumunun aksine gelişir.”

Evet, Spencer 1891 tarihli “Özgürlükten Köleliğe” isimli makalesinde “sorunlar ne kadar iyileşme sürecine girerse, onların fenalıkları hakkındaki feryatlar, o kadar gürültülü olmaya başlar” diyor. Türkiye’ye de rahatça uyarlayabileceğimiz pek çok örnek de veriyor.

Örneğin;

18. yüzyıl sonralarında cehalet yaygındı. Okuma yazma bilmek

ayrıcalıktı. Ancak bu dönemde, okuma yazma oranının yüzde 99’lara

vardığı 1900’lerde düzenlenen kamu cahilliği kampanyalarının bir tekine

bile rastlanmıyordu.

Aynen bizde savaşın sürdüğü 90’larda

atılan barış çığlıklarına, Kürtlerin haykırışına kulaklarını tıkayıp “ya

sev ya terk et” diyen beyaz Türklerin ve ana akım medyanın, silahların

sustuğu 'Çözüm Süreci’nde Kürt sorununu keşfetmesi gibi. Ya da gelir

adaletsizliğine ve toplumsal refaha dair vurgunun, kişi başına gelirin

yerlerde süründüğü dönemlerde değil, 10 bin doları bulduğu günümüzde

yoğunluk kazanması gibi vs.

Bugün, dünü hatırlayanları gülümseten, “hepimiz öleceğiz” hezeyanlarının artmasını bir de bu gözle değerlendirin.

Sesi artan bu gotik duyarlılığın, sorunların artmasından değil, dünün

kaotik ortamından beslenenlerin hayal kırıklığı olabileceğini

de düşünün. Çünkü hakikaten bu denli hızlı bir gelişimi ve dönüşümü

beklemiyorlardı. Tıpkı, Şahan’ın oynadığı reklam filmdeki “Tosun”

karakterinin, gücünü, teknolojisini bildiği halde, rakip firmanın

yeniliklerine şaşırmak zorunda kalıp “hiç bu kadarını 'bekliyordum'

aslında” demesi gibi.

Maksimalistliğinizi, savaşın sürdüğü, 17

bin faili meçhulün yaşandığı günlerde, darbe dönemlerinde yakınanlara

gülüp, bu sorunların ortadan kalktığı dönemlerde felaket tellallığına

soyunanlara malzeme yapmayın.

Unutmayın, korku

filmlerinde felaketin işaretlerini herkesten önce gören ve insanları

“hepimiz öleceğiz” diye uyaran karakterler komedi filmlerinin

“gülünçleridir”.

Doğru yerde doğru zamanda.