• 23.03.2014 00:00
  • (2853)

 Hepimiz kutuplaşmadan yakınıyoruz. Tartışmaların, karşı tarafı “bezdirerek” çekilmesini sağlayarak elde edilecek anlık hazzın bir aracı olduğundan dert yanıyoruz.

Ne var ki çok azımız irrasyonel olabileceğimiz ihtimalini aklımıza getiriyoruz. Öyle ya, belki de karşı tarafta eleştirdiğimiz arızadan kendimiz mustaribizdir,

zinhar olamaz mı?

Bilmiyorum, bu “kendine aşırı inanç” hali belki de ruhsal bütünlüğümüzü koruyabilmemiz için varoluşumuzun bir güvenlik tedbiridir. Ama bu “zorunluluk” yüzleşmemiz gereken sorunun varlığını ortadan kaldırmıyor. Zira kendi fikrini kendisiyle de tartışabilen insanların pekâlâ varlığı,  “fıtratımız bu” diyerek işin içinden

sıyrılamayacağımızın kanıtı. Kaldı ki, konu ruhsal bütünlükse de, algılarına

kusursuz bir anlam yüklemden yanılma olasılığını kabul eden insanların özgüveni ışıl ışıl parıldıyor işte.

Yakınmaların dozu şimdilerde artsa da, sorun bugüne ve gündeme ait değil elbette.

Ama sanırım çelişkiyi belirginleştiren, insanların kusursuz rasyonel varlıklar olduğu “inancını” fetişleştiren, neticede sınırlı ve kusurlu duyuların “sözcüsü” aklı adeta “kutsayan” Aydınlanma Felsefesioldu.

Her hangi bir olaya etkiyen sınırsız parametre içinden ancak üçünü beşini seçebildiğimiz halde, çıkardığımız sonuca “kaide” diyebilme cüretinin adına da böbürlene böbürlene Akıl Çağı dedik. Görüyorsunuz işte;

“Rakamlarla” ifade edebiliyor ve “yeni” diye inancını tartışılmaz tek gerçek diye sunanlar,

başkalarının “hakikatini” daha eskiye dayandığı ve seküler ifadeler içermediği gerekçesiyle

doğma diyerek küçümsüyor. Yo kimse alınmasın ve tarafsız olayım diye,

“karşı taraftakiler” diye devam etmeyeceğim. Çünkü “kibrin” tartılacağı

terazide, her şeyden çok itimat gösterdiği aklının esaretinde yaşayanlar illa

ki ağır basar. Ve kuşkusuz her sabah

güneşin doğmasındaki “katkısını” aklına bile getirmeyen “mütevazılığın” da

hakkı teslim edilmelidir.  

Vah zavallığımıza!

Son sözü ilk sözü bırakmak

Gariptir, tartışmalarda

karşımızdakinin etkileşime kapalılığından yakınırken, fikrini değiştirme cüreti gösterene de pek iyi gözle bakmayız.

Hatta hepimizin derdi günü ne kadar da “değişmediğimizi” göstermektir. “Zaten

biz kimse farkında değilken, başka şeyler söylüyorken, ilk önce “demişizdir!” Onlar

nasıl da sonradan gelmiştir sözümüze.

Bu rasyonellik mevzuna kafa yoran

Stuart Sutherland’ı belki tanıyorsunuzdur. Zaman zaman yazılarımda alıntılar

yaptığım Sutherland, "İrrasyonel" isimli kitabında bu “yersiz

tutarlılıkları” çeşitli klinik deneylerin ışığında ele alıyor.

“İnsanlar bazen gerçeği bir kenara bırakma pahasına

düşüncelerinin tutarlı olmasına çabalarlar. Birinin belirgin iyi bir

özelliği varsa, bu özellik, kişinin diğer tüm özelliklerinin nasıl

algılanacağını etkiler. Diğer özellikler iyi özelliğe uyacak şekilde

çarpıtılır. İnsanlar birinin hem iyi hem de kötü olacağını kabul edemezler. Onu

tutarlı bir bütün olarak görmeye çalışırlar.”

Tabii Sutherland'ın anlattığı,  insanların başkalarına karşı kritiklerindeki

eğilimleri, kendilerine yönelik değerlendirmelerinde de geçerlidir.

Mevzuun özeti olan , “yanılmayı kimse sevemez” cümlesini gündelik hayattan örneklerle anlatan yazar, davranışlarımızın çoğundaki “irrasyonel sürüklenme” halini dramatik bir biçimde gözümüze sokar.

Örneğin, yeni araba almış insanların tamamına yakını, araçlarının yakıt tüketimi ve manevra kabiliyetiyle gururlanırken aslında kimi ikna etmeye çalışmaktadırlar? Öyle ya alan almış satan satan satmıştır, o iş bitmiştir artık. Sizce bunun nedeni kendimizi aptal gibi

hissetmek istemememiz olabilir mi? Zira bu tür gururlanmalar, psikoloji de genellikle

tereddüt işareti sayılmaktadır.

Siz bilemem ama ben Sutherland’ın “bir seçeneğin çekiciliğinin seçim yaptıktan sonra enikonu arttığına dair bulgularını” dikkate alıp “bir kez daha” düşünmeyi daha sık deneyeceğim.

Ve şu sözünü de göreceğim bir yere not edeceğim:

“Tüm kararlar, yalnızca mevcut duruma göre alınmalıdır. Geleceği düşünüp bir ders çıkartamıyorsak geçmişi unutmak gerekir.”