• 6.04.2014 00:00
  • (2739)

 Ta lisenin ilk yıllarından başlayarak küçük küçük notlarla defterler tuttum. “Sıradan şeyler,” oyunlar, senaryolar, makaleler için notlar, önemli siyasi olaylar,  kitaplardan aforizmalar vs. Ne yazık ki 3-4 yıl kadar önce birilerinin darbe günlüklerini okuyup gece gündüz yazı yazmaktan, bu faydalı alışkanlığımı bırakmak zorunda kaldım.

Şimdi  vakit buldukça açıp okuyorum. Bazen tüm hoyratlığımla yaptığım sloganlardan

ibaret güdük siyasi tespitlerime gülüyorum. Bazen de “densizliklerimden”  utanıyorum.

Dün yine oturup eski defterleri açtım.  Jorge  luis Borges’den yaptığım bir alıntı flaş gibi patladı yüzüme:

“Elbette bütün genç insanlar gibi ben de elimden geldiğince mutsuz olmaya çabalıyordum.” 

Borges’nin  otobiyografisinden alıntı olan bu cümleyle “günlüğümün bilinçaltı” aydınlandı adeta; hatta ilerleyen satırlarda anlatacağım üzere, biraz da bugünüm...

Evet, Borges farkında mıydı bilmiyorum? Ama ben büyük üstadın tabiriyle “elimden geldiğince mutsuz olmaya çabaladığım” günlerde de bu ergenlik halimin farkındaymışım. Onun alıntısını önemseyip not etmişim. Ama günlükteki 21 yaşıma denk gelen notlara baktığımda, farkında olduğum, belki de ergenliğin varoluşu diyebileceğimiz bu “hale” direndiğimi söyleyemem.

Aman Allah’ım o ne “kederli” sözler öyle… Bugün buradan okuyunca tüy gibi oldukları aşikâr problemleri süslü tasvirlerle büyütmeler… Kıytırık bir edebiyat yarışmasındaki ikinciliğimi Faust’un “buhranlarına” benzetmeler… Bir çakma “Genç Werther’in Acıları” halleri… Ve hepsinin neticesinde bugünkü gerim gerim gergin insan işte.

Doğru o günler epey geride kaldı. Şimdi her kadar öyle hissetmesem de yolun yarısına 1 kalmış koca adamın tekiyim. Ama pek de yumuşak olduğu söylenemeyecek mizacım, sanırım ergen dönemlerdeki mutsuz olma çabalarımın bir armağanı. Evet, üstünüze afiyet, biraz “gergin görünüyorum.”

Ne var ki dünün ergen günlüklerinde rastladığım bu “rahatsızlığımla” son birkaç yılda hesaplaşmaya başladığımı sevinerek fark ettim.

Zira yine iki üç yıl kadar önce, eski Taraf’ın o meşhur “20 sorusundaki “en önemli kusurunuz nedir” soruna düşünmeden cevap verecek kadar beni rahatsız eden “şeyin” kaynağını aslında hep sorgulamışım.

Gazetenin Proust’tan esinlenerek hazırladığı bu soruyu “öyle olmadığımda bile sinirli görünmek” diye cevaplamıştım.

Bugünlerde ise asık suratlardan, melankoliden, hele hele mutsuzluğu adeta sevenlerden kaçıyorum. Ve inanır mısınız, kaçtıkça gülümsüyorum. Günden güne daha fazla gülümsedikçe istemsizce somurtan yüzüm de ritmime uyuyor. Daha da güzeli  somurtkan yüzlere de iyi geliyor gülümsemem; kayıtsız kalamıyorlar bu davete.

Size de şiddetle tavsiye ediyorum. Zorlayın kendinizi. Sabah yataktan çıkarken ya da banyoda aynaya ilk baktığınızda yapmacıkta olsa gülümseyin,  “o makyaj” sonra doğallığını buluyor nasılsa. Sokağa çıktığınızda, iş  yerinize girdiğinizde tanıyın tanımayın, selamlaşın, selamlaşmayın ufacık da olsa tebessüm edin insanlara. İşi abartıp odanızdaki menekşeye, sokaktaki köpeğe, güneşe gülümseyin.

 

Hatta kızdıklarınıza gülümseyin. Yaşamın, her tekrar edildiğinde kendisini  şarj eden bu enerjisini kendinizden, varoluşunuzu varlıklarını fark etmenize borçlu  olduğunuz karşınızdakilerden esirgemeyin.

Eğer benim gibi sabırsız değilseniz neşenizden rahatsızlık duyanları görünce de pes etmeseniz ne güzel olur mesela. Aslında en çok da ruhunu asık suratlarına esir etmiş bu insanlar  için gülümseyin istidadınız varsa. Enerjinizi emmelerini engellediğiniz gibi,  onları da biraz olsun yaşama döndürmüş olursunuz.

Garanti ediyorum güldükçe daha çok seveceksiniz gülmeyi. En çekici  kadın, adam, sizin için önce gözlerinin ta içi gülen olacak. Hatta bir bebeğin  kahkahasına gülüşünüzü durup durup hatırlamak, gün içindeki en doğal ginsenginiz… Yıllarca asık suratlarda hikmet aramış bu somurtkan adam böylesine övgüler düzüyorsa gülmeye, illa ki vardır bir hikmeti, değil mi?

Hadi şimdi benim için bir kere gülümseyin bu güzel pazara. Söz size, biraz daha iyi hissedeceksiniz kendinizi. Çünkü mutluluğunuz da, hüznünüz de inanın size rağmen değil.