• 15.04.2014 00:00
  • (2954)

 Gündeme  dair analizlerinizin içeriğinin hiçbir önemi yoktur. Önermelerinizin  sağlamlığıyla ilgilenmezler. Onları ilgilendiren “kimi”  eleştirdiğinizdir.        

Bu yüzden onca kafa patlatıp yazılan  makalelerinize yaptıkları kritikler yavandır. Siz argümanlarınızın  çürütüleceği bir eleştiri beklerken, Taksim kafelerindeki falcıların  psikanalizleriyle karşılaşırsınız.

Ortadaki bir polemik olmasına  rağmen, “Ne dediğinizin” zerre kadar önemi yoktur onlar için; zira bu  niyet okuyucuların uzmanlık alanı “niçin” söylediğinizdir.

Üstelik bu  niyet okuyuculuğu sözüm ona “bilimsel zemine” oturmuşlardır. Ki  bildiğiniz üzere, bilimsel haklılığının, yani “saf doğrunun” yegâne  kaynağı kendileridir. Tıpkı Dietzgen’in dediği gibi: “Proletarya  mantığına ilişkin fikirler parti fikirleri değildir ama saf ve basit  mantığın neticeleridir.”

Breh breh breh… Benim diyen dogmatikler bunu  söylemeye cesaret edemezken, sen tüm “bilimselliğinle” oturup bir sınıf  için ideoloji “yapacaksın” sonra da tutup, önermelerinin varoluşu

gereği “doğru” olacağını söyleyeceksin...

Kolektivizmin “azılı” muhaliflerinden Mises, on yıllar önce bakın bu “hali” nasıl tarif ediyordu:

“Onların  polemiği hiçbir zaman muhalifin iddiasına yöneltilmez; aksine her zaman  muhalifin kişiliğine yöneltilir… Düşman püskürtülmez; onu bir burjuva  olarak ifşa etmek yeterlidir.”

Yıllardır “bilimsel düşüncenin membaı” diye pazarlanan bu engizisyon kafası ne yazık ki hâlâ kimileri için en güvenli liman.

Hafta  sonu, onca yıllık yazarlık kariyerinde akılda kalan ve “tutan” tek bir  orijinal analizi olmadığı halde hâlâ insan içinde “yazabilen” bir  gazeteci yine bu asırlık lanetin manifestosunu yazmıştı.

Sürekli o  alanda gezdiği halde, insanların lobi çevreleriyle ilişkilerini ve  siyasilere verdiği resmî danışmanlık hizmetlerini yüzüne vurmadığı bu  zatın son hedefi Etyen Mahçupyan’dı.

Ama tabii ki tam sayfa döşendiği  yazısında olmayan tek şey, eleştirisinin kaynağı olduğu halde

Mahçupyan’ın “halk ihtilali” isimli makalesinin argümanlarıydı. Ne  gereği vardı ki, yazısı boyunca yeterli miktarda “Palavracı, dalkavuk,  trol, ortanca çocuk” demişti…

Çuvallayan analizleriyle günden güne  gidere daha çok yaklaşan bu zatın, eğer aydının alametifarikası cesaret  ve bağımsızlıksa, Türkiye’de parmakla gösterilebilecek birkaç isimden  olan Mahçupyan’a söylediklerine karşılık vermek elbette zaman kaybı.

Ama  mevzu kişisel değil işte. Milyonlarca insanın umutlarına ipotek koyan  Koskoca muhalefet partileri liderleri, bu loser'ların kuyruğunda siyaset  arenasına çıkıyor. Bu küfürbazların yazılarında sosyoloji boncukları  arayıp politikalarını belirliyorlar.

Oysa durup bir düşünseler, masa başında planladıklarını, bir türlü halkın ihtilallerine denk getiremeyen  bu toplum mühendislerinin kime ne faydaları olmuş?

Tarih, bunların  ipiyle kuyuya inip “farelerin kemirici eleştirisinden” başka muhatap bulamayanların hezimetleriyle dolu değil mi?