• 23.04.2014 00:00
  • (2720)

 Yarın 23 Nisan. Ulusal Egemenlik Bayramı. Oturduğum semtte hemen hemen her evin camına bir bayrak asıldı şimdiden. Ama öyle “normal”lerinden değil. Daha ziyade üzerinde Mustafa Kemal’in resminin olduğu “konfederasyon” bayraklarından.

Geçen 29 Ekim’de kapıma bırakılan “uyarı notuna” rağmen bu sene de marjinal

takılacağım. Zira ulusal egemenlik deyince bazı sevgili mahalle

sakinlerimle “ısrarla” aynı şeyi anlamıyoruz.

Çünkü bir halkın egemenliğinin ve bağımsızlığının sembolü olarak tasarlanan

bayrak, benim için, egemenliğin halka geçmesini protesto etme amacıyla

kullanılacak bir araç değil. Yani, o bayrak gerçek işlevini kazanana

kadar seremoninize ortak olmaya niyetim yok.

Öyle ya, bu ülkenin gördüğü en çoğulcu Meclis’in elinden çıkan 1921 Anayasa’sının “teslim ettiği” egemenlik hakkımız geçen seksen yılda parsel parsel gasbedilmedi mi?

Önce halkın “doğrudan” Meclisi aracığıyla kullanacağı o “kayıtsız şartsız egemenliğini” aracı vesayet kurumlarına devrettiler. “Devletin manevi şahsiyeti” gibi uyduruk kavramla oluşturdukları bölünme paranoyasını, egemenliğimizi parça parça etmek için kullandılar.

Askerî darbeler sonrasında otu boruyu anayasal kurum diye “tanımlayıp” halk adına, halk için kurulan parlamentonun hâkimiyet alanını kuşa çevirdiler.

Yasa mı yaptın? “Hop o işe Anayasa Mahkemesi bakıyor Kadir Abi” dediler. İrademize “esastan” girdiler. Kimi kanunları çıkartmayı suça eşitlediler. Bu yüzden partileri kapattılar.

Seçim mi yapacaksın?  Anayasal seçim kurumları devreye girdi. “Bir dakika” dediler. “Kürt’sün,

çok solcusun, dindarsın seçime giremezsin. Tamam, seçilme hakkını

1934’de ‘armağan ettik’ sana ama başın bağlı be bacım, zinhar olmaz” diye çıkıştılar.

Üniversitelerin egemenliğini YÖK’lerine verdiler…

Kimi zaman siyasi temsilcilerimizin anayasal aracı vesayet kurumları

vasıtasıyla elini kolunu bağlamaları da kâr etmedi. Meclis kapsında

enselerinden tutup gözaltına aldılar. Astılar, muhtıra verdiler,

azarladılar, korkuttular, içeri tıktılar…

Yetmedi, egemenliğine 23 Nisan 1920’de “layığıyla” kavuşan Türkiye halkının bu hakkını adım adım gasbettikçe, “Ulusal Egemenlik Bayramı” kutlamalarına yüklendiler. Yurtta ve dış temsilciliklerde daha coşkulu kutlanmasını salık verdiler. Çocukla dalga geçer gibi…

İlk kez bu ülkede bu kadar açık şekilde, egemenliğini bölen aracı vesayet kurumlarına “gölge etme” diyen

bir kamuoyu duyarlılığı oluştu. Ve iktidarını, vesayet rejiminin

kurumlarıyla kurduğu ittifaka değil, sadece halka borçlu olduğunu son

seçimlerde açıkça gösteren bir siyasal iktidar yönetimde.

Evet, Cumhuriyetin ilk anayasasında tanımlandıktan hemen 3 yıl kadar sonra

budanmaya başlanan egemenlik hakkımıza dünden daha yakınız. Dolayısıyla

oturup gaspçı kurumların akıbetine ağıt yakmak için bayrak asmak bana

acıklı geliyor.

Tamam, dün, Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı

olduğu bir dönemde AK Parti’nin anayasayı değiştirecek kadar oy almasını

diktatörlük sinyali sayan Yavuz Semerci’yi falan okumuşsunuzdur. Keşke

bugün de “kahrolsun bağzı halkın iradesi” deyip

partilerinin yüzde elli bir oy almasına anayasal sınır getirilmesini

savunanları bırakıp farklı seslere kulak verseniz. Mesela dediklerimi

sakin kafayla bir düşünseniz.

Başta, geçen günlerinize biraz üzülürsünüz belki. Ama unutmayın vesayetin neresinden dönseniz egemenliğiniz adına kârdır.