• 4.05.2014 00:00
  • (2832)

 Artık “başka türlü düşünme” hakkını kullanan Hayek, “oyunu bozmasının” yegâne gerekçesinin olsa olsa bireysel çıkarları olabileceğini söyleyenlere şöyle cevap veriyordu:

    “Arzuya şayan gördüğüm düzenin neden bana bu ülkenin insanlarının büyük çoğunluğuna sağlayacağından daha büyük avantajlar sağlayacağını anlamıyorum.”

    Elbette bu yalnızca onun ve siyasi rakiplerinin sorunu değildi. Tarihin her döneminde ve tabii ki bugün de siyasi polemiklerde bu çıkar mevzu sanki bir suçmuş gibi en gözde argüman.

    Yelpazenin neresinde durursa dursun herkes evden ayrılanları ya da karşı cephedekileri çıkarlarının peşinde koşmakla itham ediyor.

    Övünmek içinse farklı kelimelerle ifade etse de özetle “kendim için bir şey istiyorsam namerdim” diyor.

    Biraz durup düşünür müsünüz benim için? Sizce de bu idealist yaklaşım, varoluşunu, kaynakların yönetimi ve paylaşımı sorunsalına borçlu olan siyasetin üzerinde eğreti durmuyor mu?

    Ya da Hayek’in savunmasını biraz değiştirerek sorayım. “Arzunuz, savunduğunuz siyasetin size, başkaları için sağlayacağı avantajlardan daha azını sağlaması mı?”

    Tuttuğunuz partinin iktidarda kalmasını hangi gerekçelerle istediğinizi düşünün örneğin. Bu arzunuzdaki ekonomik ya da ruhsal tatmin gibi gerekçelerin ne kadarı sizinle ilgili?

    Oy verdiğiniz partinin ya da savunduğunuz dünya görüşünün “hakim” olmasını hakikaten yalnızca başkaları için mi istiyorsunuz?

Diğerkâmın biri bi para…

    Cevabınızı kendinize vereceğiniz için samimiyetinizden şüphem yok. Ancak Yunancadaki anlamına uygun olarak takındığımız yüzlerle çıktığımız politika arenasında bu soruyu kime sorsanız terslenirsiniz. Muhtemelen size en çok kızacaklar arasında da bireysel çıkarlarının peşinde koşarken en az ilke tanıyanlar olacaktır.

    Onlarca örnek arasından “hah ben bunu tanıyorum” diyeceğiniz bir prototip seçeyim sizin için.

    Mesela ağzını açınca siyasetin Avrupa normlarında standardizasyonunu savunan bir politika yazarı düşünün. Bu kişi her yazısında siyasetin sağladığı ayrıcalıkları yerden yere vursun. Şeffaflığı da fetişleştirsin.

    Örnek bu ya, işte bu zat yakın zamana kadar siyasal iktidarı savunurken bir anda ona düşman kesilsin. Dönüşümünü ise, bireysel nedenlerin çok ötesinde, daha önce desteklediklerinin değişimi ile gerekçelendirsin. Yani kendisi için bir şey istiyorsa namert olsun işte.

    Bu insana, tavır değişikliğinin nedeni sorun. Örneğin deyin ki, yıllarca çalıştığın gazetedeki yazarların 4-5 katı maaş aldın. Siyasetin kazanç, ayrıcalık kapısı olmasını eleştirdiğin halde, sadece siyasi desteğinden ötürü, program yaptığın kanalın reytingiyle çok ama çok orantısız telifler aldın. Yanlarında durduğun insanlar tarafından onore edildin. Panellerde gururun okşandı. Kitapların yok sattı. Derken büyüyen egonun, ya da elitist önyargılarının veyahut kafana estiğinden, artık hangi nedenleyse, ittifakınızın bir kuralını çiğnedin. Adamlar da kızıp sana tanıdıkları yukarıda ki ayrıcalıklara son verdiler. Sonuçta da aylık 30-40 bin liralık bir gelirden oldun.

Ve şimdiki radikal tavır değişikliğinin, daha önce çok da sorun etmediğin ayrıntıları büyüt Allah büyütmenin tek nedenin zinhar bireysel çıkarların değil, diğerkâmlığa varan ilkeselliğin olduğuna mı inanmamızı bekliyorsun?

Dahası, senin daha önce saf tuttuğun cepheyi terk etmeyenlere, görüşlerini değiştirmemelerinin nedeninin bireysel çıkarları olduğunu söylüyorsun. İddian “orada” durmanın tek motivasyonunun bireysel çıkarlar olduğuysa, vakti zamanında sen niçin oradaydın? Yoksa halkın için armut mu topluyordun?

Peki, suç mu, ayıp mı?

Ne münasebet! Herkesin kendisi için “de” istedi bir sistemde istismarı maskeleyen duygusal söylemler tedavülden kalkar, siyaset rasyonelleşir. Böylece, toplam refah ve huzur ile bireysel çıkarlar arasındaki çatışmasının daha sağlıklı bir zeminde uzlaşabilmesinin yolu açılır. Yani bu “doğal” durum, toplumsal açıdan da “faydalıdır.”

Kaldı ki zaten rasyonel olan, bir siyasi pozisyonun ruhsal tatmin, ekonomik koşullar gibi mantıki gerekçelerle benimsenmesi değil mi? Örneğin komünist işçiler devrimi isterken,  sınıfsal çıkarlarını değil de, karşısında mücadele ettikleri sermayeyi düşünmüyorlar herhalde. Kim çıkıp da karşısındakinden, varoluşuna ters düşecek şekilde, çıkarlarına ters düşen bir siyaseti savunmasını bekleyebilir ki?

Diyeceğim o ki, namertlik, kendin için “de” bir şey istemek değil. Sorun müşterilerini elinden alan süpermarkete karşı tavrına “mahalle kültürünün şirin dokusu yok oluyor” türünden gerekçeler bulan bakkal gibi riyakârlık yapmak.

Yemeyin bizi.