• 11.05.2014 00:00
  • (2561)

 Taşındığım evlerin sokağına hatta mahallesine bile girmekten hoşlanmam. Mecbur kaldığımda da çok huzursuz olurum.

Bu sıkıntım sadece mekânlarla ilişkili değil. Geçmişle bugün arasındaki köprüden beraber geçmediğimiz ya da çıkışta farklı mekânlara yürüdüğümüz insanlarla da ilişkim sorunludur. “Mümkünse” görüşmek istemem.

Tahmin edeceğiniz üzere dostlarımın pek çoğu bu “halimi” vefasızlıkla ilişkilendirirler. Bilmiyorum, eğer vefadan anladıkları, dünde kurulan ilişkinin bağlayıcılığına bugün de sadakatse haklı da olabilirler. Evet, kendimi dünden çok bugüne “ait” hissediyorum. Ama küsmelerine üzülsem de, elimden gelen bir şey yok. Zira eski mekânlarda bulununca, ya da “bi ara” verdiğimiz dostlarla görüşünce, geçmişimin girdabının beni bugünümden geriye çekeceğine dair bir korku hissediyorum.

Güzel güzel konuşuyoruz, rica edeceğim bedavadan psikanalizlere başlamayalım. Hayır, öyle unutulmayacak kötü anılarım falan yok. Şanslı bir adamım, mutlu bir çocukluk geçirdim, genel olarak iyi insanlarla tanıştım. Sağ olsunlar saat gibi çalışan savunma mekanizmalarım da, ufak tefek arızaları ustalıkla “unutturmayı” başardılar. Dolayısıyla maziye karşı bu tavrımın nedeni dünden ziyade bugünle ve gelecekle kurduğum ilişkiyle alakalı sanırım. Bugünümden memnunum, geleceğin “daha iyi” olacağından umutluyum. Ve sakıncası yoksa gözlerimi yarına dikip “şu anda” durmak istiyorum.

Dediğim gibi, yeni öznelerle, olaylarla ve pırıl pırıl olgularla, dünün yükünden kurtulma hakkımı kullanarak kurduğum bu bağımsız ilişki her ne kadar vefa tartışmalarına konu olsa da, aslında hakkaniyetli bir tutum.

Çünkü böylece kendimi, varoluşumun yegâne anlamı saydığım özgürlük haline en yakın noktada hissediyorum. Dünle bağım gevşedikçe, hatta yok oldukça, yazacaklarım ve söyleyeceklerim özgürleşiyor. Yeni fark ettiklerimi ya da kavradıklarımı, dünkü dünyamın gerçekliği ile sınırlandırmadan değerlendirebiliyorum. Bu da yeni ile kaygıların söz konusu olmadığı daha nesnel bir etkileşime girmemi sağlıyor. Bu “hak” yeninin anasının sütü kadar helali değil mi?

Yazacaklarımı, söyleyeceklerimi dünün dondurulmuş hudutlarının sınırları olmadan düşünüyorum. Düşüncelerime kızacakların, küseceklerin sayısının azalmasıyla da oto sansürden adım adım uzaklaşıyorum.

Elbette bu durum, “mecbur olduğu” anlatmanın dayanılmaz hafifliğine direnemeyecek sınıra gelen pek çok yazarın da “derdi.”

Hepinizin yakından tanıdığı ve benim de çok sevdiğim bir gazeteci yazar, birkaç yıl önce ofisime gelip bir siyasi mevzu hakkında gün ışığı görmemiş şeyler anlatmıştı. Ardından “yaz bunları” dedi.

“Yazacak mecran var senin hikâyeni niçin ben yazıyorum” diye çıkışınca da, bugünün gerçekliğini esir alan eskiye bağını cesurca itiraf etmişti:

“Ben sana anlattıklarımı yazdıktan sonra mahalleye yine döneceğim. Sen gemileri yaktın, yapabilirsin!”

Dediğini yapmadım. Ama gemileri yakmadığımdan değil. Sadece, onun artık çıkmaya meylettiği mahallesinden kaçışını geciktirmemek için. İşe de yaradı. Alıştığı gibi, artık geçmişin boynuna taktığı zincirin acısını, başkasının özgürleşmesiyle dindiremeyince “koptu.” Geçenler de baktım, o gün anlatmaya cesaret edemediği hikâyesini yazmış.

Ne de iyi etmiş. Mahallede değil, mahalleyle birlikte yaşamamanın belki huzursuz ama kesinlikle daha fazla özgürlük vadeden patikasında yürümeyi keşfetmiş.

Darısı hepimizin başına. Çünkü bu ülkenin, bu dünyanın, bizlerin basan “ağırkanlılığı,” bedeli mutsuzluk olan müzmin bağlılığı, yeni hikâyelerin eksiliğinden değil, dünün atılamayan safralarından kaynaklanıyor.

Elif Şafak cılkını çıkarttı diye, Rumi’nin maziye vefasızlık etme cüreti göstererek kendisini atide yaşatan o muhteşem “Yeniliğe Doğru”sunu hiç olmazsa bazı sabahlar anmayacak değiliz elbette.

Her gün bir yerden göçmek/ Ne iyi / Her gün bir yere/ Konmak ne güzel/ Bulanmadan, donmadan/ Akmak ne hoş/ Dünle beraber/ Gitti cancağızım/ Ne kadar söz varsa/ Düne ait/ Şimdi yeni şeyler/ Söylemek lazım.