• 13.05.2014 00:00
  • (2738)

 Dün gazete köşelerinde “geliri”, Danıştay’daki çıkışıyla tartışılan Metin Feyzioğlu’na bağışlanmak üzere tertiplenen bir bayrak yarışı vardı.

CHP ve Cemaat yandaşı yazarlar, “Diktatör Erdoğan” konulu kompozisyonlarına renk katacak yeni bir gündem bulmanın heyecanıyla start aldılar. Üzerinde “Erdoğan hatalarını duymaya tahammül edemiyor” yazılı bayrağı sayfalarda elden ele dolaştırdılar. Dupond ve Dupont kardeşler arasında metni “Erdoğan edemiyor tahammül hatalarını duymaya” şeklinde özgün yorumlayanlar da vardı elbette. 

Yine takım olarak yenildiler elbette. Ama içlerinde “hep beraber savaşılır herkes kendi hesabına ölür”ün farkında olanlar da vardı. Ortak hezimetlerini, ilişmeye çalıştıkları “yalnız ve güzel cemiyet hayatına” yıkıp sıyrılmaya çalışanların son dönemlerdeki önde gideni atıldı. Çünkü cilalamaya çalıştıkları Feyzioğlu’na karşı CHP’de bile oluşan tepkiyi üzerine çekmeden de bu son kozu işleyebilecek kabiliyette olduğunu biliyordu.

“Kimin dediğine değil, ne dediğine bakın Sayın Başbakan, demokratlık bunu gerektirir” diye haykırdı.

Ne kadar da akıllıca değil mi? Hani beynimizi klişelere teslim etmiş olsak ya da hafta sonu Danıştay töreninde ne olduğunu bilmesek, “adam haklı beyler dememiz” işten bile değil.

Gerçi sağ olsunlar, mevzuun farkında olup da “aman AK Parti'yi destekliyor demesinler” diye bu korkuluk argümanına sığınan demokratlarımız da var ama ahali yer mi bu hinliği?

Bakın, cinnet halleri, ölümüne koşan Amok koşucusu seviyesine varan sevgili arkadaşlarım. Demokrasi denen sistemin mantığı “kimin dediği” üzerine kuruludur. Kuvvetler ayrılığı ilkesi de buna dayanır. Halkın tek ve meşru temsilcisi parlamentonun içinden çıkan yürütme mesul olduğu alanda halk adına “der.” Meşruiyeti faaliyet alanıyla sınırlı olan ve hiyerarşik olarak diğerlerinden üstünlüğü bulunmayan yargının bu hakka müdahalesi “sınırlıdır.”

Dolayısıyla egemenlik tartışmasında, yargının bir parçası olan savunmanın temsilcisi konumundaki Barolar Birliği Başkanı alanını ihlal ettiğinde ne söylendiğini tali; kimin söylediği esastır.

Tıpkı askerin siyasi demeçler vermesi durumunda, içeriğin değil, “deme” hakkının tartışma konusu yapılması gibi.

Biraz didaktik oldu, idare edin lütfen ama arkadaşlar için tamamlamam gerekiyor.

Peki, kuvvetler ayrılığında yargının görevi ve “hakkı” nedir? 

Yargı yürütmenin halk adına ürettiği politikaları ve icraatları “esastan” denetleyemez. İşi hukuku uygunluk alanında başlar ve biter. Yargının, siyasetin politikalarını başarı ya da başarısızlık kriteri ile değerlendirmesi de yine “hukukla” düzenlenir. Sayın Feyzioğlu’nun yaptığı gibi, bu sorumluluğunu ve hakkını, “kamuoyu algısı” oluşturmak için kullanması ise siyasete doğrudan müdahale anlamına gelir.

İşte bu yüzden Feyzioğlu konuşurken Erdoğan’ın salonu terk etmesi, söylenenlere bir tepki değil, demokratik işleyiş açısından haddi olmayanın konuşmasına itirazdır. Kaldı ki, başbakan sıfatıyla aldığı tavrı bir hakkın kullanımından ziyade sorumlu olduğu halka karşı görevidir.

Bu arada üzülerek bildirim ki, gazeteciler ve yazarlar için, anlattıklarımın tam tersi geçerlidir. Bu alanda söyleyenin kim olduğundan ziyade ne söylediği önemlidir. Dolayısıyla siyasi tartışmalarda husumetine göre “kimin” söylediğine odaklanıp “ne söylediğini bilmeden” yazana da gazeteci dışında her şey denir.