• 18.05.2014 00:00
  • (2214)

 Cenaze törenlerinde siyah giysilerin tercih edilmesinin nedeni, bu rengin hüzünle ilişkisiyle alakalı olmamalı. Aksi olsa hüznü temsil noktasında batıda ve doğuda daha yaygın bir kullanıma sahip olan mavi kullanılırdı.

Hüzne karşılık olarak blue’nun da kullanıldığı İngilizcede “Hüznün mavi çoraplarını giymek” gibi deyimler var. Siyahların mutlak hâkimiyetindeki blues müziği de her şeyden çok hüzünle alakalı.

Mavi’nin karşılığı Türkçe’de de farklı değil aslında. Rahmi Çelebi’nin şu beytinde olduğu gibi, bizde de yas zamanı gökler maviye bürünüyor.

“Olmasa şâdlık n'ola ger gam zamanıdur / Gök geyse âsuman n'ola matem zamanudır."

O zaman nerden çıkmış bu siyah? Lüzumsuz Bilgiler Ansiklopedisi’ne göre cenaze yerinde siyahlara bürünme âdeti kökü çok eskilere dayanan bir gelenek. İnsanlar, ölen kişinin hayaletinin törene katılanlardan birinin bedenine girmek istediğine inandıklarından, onun gözünden sakınmak için vücutlarını karaya boyarlarmış.

Bugün de kullanılan bu sıradanlaştırma, silikleştirme efektini, şeffaflığın sağlayacağını düşünen doğu Asya toplumları ise beyazı tercih ediliyorlar. Kore ya da Japon sinemasındaki bir cenaze töreninde, insanların bembeyaz giysilerle karşımıza çıkmasının nedeni de işte bu kültürel kodun işlevsel nedenlerle farklılaşmasından kaynaklanıyor. Yani oralarda siyahın işlevsel açıdan karşılığı beyaz.

Peki, binlerce yıl öncesinin korkularından kaynaklanan ve asri zamanlarda “garip “ kaçmasına rağmen cenaze mekânlarında siyahın silikleştirmesine bugün hala niçin ihtiyaç duyuluyor?

Bence bunun nedeni asırlardır, hüznün abartılı olarak yansıtılmasının, acının şiddetinin değil, derinlemesine hissedilmemesinin bir göstergesi sayılmasına dair kabulümüz. Dolaysıyla, bu eski adet, ölünün olduğu yerde yas havasından rol çalıp “belirginleşmenin” ahlaken “yanlış” bir davranış sayılmasına uygun olduğu için devam ettiriliyor.

Yasa, acıya, hüzne dair bu adap yapay bir nezaket pratiği değil; insan olmanın doğasına uyumlu bir refleks.

Tıpkı bir arkadaşımın Soma’da yaşanan büyük facianın ardından söylediği gibi “Bir süre öyleydim çok üzgün ama ağlayamayacak kadar üzgün bir halde…”

Kimsenin acısını, hüznünün derecesini değerlendirmek haddime değil elbette. Kim nasıl istiyorsa öyle tutsun yasını, ne istiyorsa yapsın. Ama başkalarının acılarını eğip bükmeye, değersizleştirmeye, metalaştırmaya, yani hüzünlerimizle oynanmaya başlandığında sınırımız ihlal ediliyor. Çünkü saygısızlık hissediliyor; inciniyoruz.

Soma’da henüz cenazeler orta yerdeyken, “gözyaşlarını tutamayan ünlü anchormanin” normalde makaslanması gereken görüntülerinin gözüme sokulması gibi ucuz oyunlardan bahsetmiyorum. Pisipisine yitip gitmiş bir babanın geride bıraktığı ağlayan çocuğuna üzülmenin ekstra vicdan gerektiren bir insanlık hali olarak pazarlanmasındaki rezilliğin teşhir edilmeye ihtiyacı da yok.

Ne var ki, başkasının acısını yaşarken takındığı tavırdaki sorumluluğumuzu bile gözümüzden sakınan kibrimizin karanlığı üzerine mutlaka konuşmalıyız. Zira üzeri pek eşilmeyen bu “hal” ucuz hesapların neticesi basitliklerden daha problemli bir duruma işaret ediyor.

Soma’daki tabutluktan kara kömür tozuna bulanmış kıyafetiyle sağ kurtarılan bir işçinin ambulanstaki sözlerini unutamadığınıza eminim. Evet, beyaz örtülü sedyeyi kirletmemek için, kara çamurlu çizmelerini çıkartmaya yeltenen o adamdan bahsediyorum.

“Anadolu insanın naifliği” diye altına yazılar döşenen bu fotoğraf aslında o işçinin acısını nasıl adaplı yaşadığının değil, biz kibirli beyazların ona acısını yaşaması için müsaade ettiğimiz alanın resmidir.

Beylik lafları, klişeleri bir kenara bırakıp o fotografa bir daha bakın. En zor anında çevreye verdiği rahatsızlığı düşünen o genç adam “pardon” diyor. “Zor durumdayım  ama beyazlığını bozmanın size helal olduğu bu çarşaflar bana fazla değil mi, öyle hissettirdiniz de bugüne değin?”

Çünkü o rezil iş koşullarında, medyada vs. aşağılanan taşralı maden işçisi, sürekli dövülen çocuğun, başını okşamak için uzanan elden bile ürkmesi gibi, ambulansta kendisine sağlanan kıytırık imkânımız karşında “huzursuz.”

Evet, bu o işçinin naifliğinin değil, bizim zalimane kibrimizin resmi. Bizse, hüznün sonsuz derin mavisinde siyahlara bürünerek sessiz sedasız gezinip vicdanımızla hesaplaşmamız gerekirken, kömür tozunun altında parlayan turuncu işçi çizmelerini sallayıp "mış" gibi yapıp duruyoruz işte.