• 23.05.2014 00:00
  • (2537)

 1.5 yıldır içinde bulunduğumuz ve sağladığı barışın meyvelerini tattığımız Çözüm Süreci’nin üzeri itina ile örtülüyor. Oysa bu büyük proje, içerde demokratikleşme standardını yükseltirken dış politikada da Türkiye’nin küresel barış ve dayanışma perspektifiyle bağımsız politikalar üretmesine imkân sağlıyor. Tıpkı dün Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın verdiği, Ceyhan'da bekleyen Kuzey Irak petrolünün uluslararası piyasaya sevkiyatı dün akşam itibariyle başladığı müjdesinde olduğu gibi (Sabah/ 22.05.2014)

Son olarak da, Çözüm Süreci’ne dair umutları besleyecek önemli bir gelişme daha Soma faciası gündemi nedeniyle görülemedi.

Başbakan Tayyip Erdoğan 19 Mayıs’ta Ankara’da Beşir Atalay, Bekir Bozdağ, Ahmet Davutoğlu, Efkan Âlâ, Ömer Çelik, İsmet Yılmaz, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve genel başkan yardımcılarıyla sürpriz bir Çözüm Süreci toplantısı yaptı. Ardından üç bakan HDP’lilerle görüştü. Zirveden Çözüm Süreci'nin kazanımlarının korunması, adımların hızlandırılması ve barış için kamu görevlilerinin elini güçlendirecek yasal düzenleme yapılması kararı çıktı.

Bu sevindirici gelişme sonrası Hükümet cephesinin yanı sıra HDP’den de umut verici kararlılık açıklamaları geldi.

Erdoğan’ın kararlı barış iradesiyle Kürt sorununa bakışlarındaki milliyetçi refleksleri dönüşen muhafazakârlar, barışın genel politikalardaki olumlu yansımalarından memnun.

Çözüm Süreci’nin ilan edildiği ilk andan itibaren artan bir şekilde kendilerini yeni Türkiye hedefinin öznesi olarak hisseden Kürtler de tüm özverileriyle sahnede. Gezi ve 17-25 Aralık operasyonlarında, “Süreç tavsadı. Öcalan Erdoğan’la anlaşıp sizi sattı” ezgisini tutturan yurttan sesler korosunun sokak çağrılarına kulaklarını tıkadılar. Acıların sağaltılmasına niyet edildiğinin, intikam söyleminin silinmeye başladığının son örneklerinden birini hatırlatmaktan imtina etmeyelim.

“Şırnak, Hakkâri ve Van'da korucularıyla 'PKK ile mücadeleye' destek veren 30 bin kişilik Jirki aşiretinin liderlerinden Cemil Öter, çözüm sürecine destek verdi, ‘PKK ile helalleşmeye hazır olduklarını’ söyledi." (Al Jaazera/ 22.05.2014)

Dolaysıyla bu kazan kazan projesinin geriye döndürülmesi güç bir aşamaya ulaştığını, psikolojik sınırın aşıldığını söylemek mümkün. Bundan sonra toplumsal barışın kurumsallaşması için sağlamlaştırıcı adımların atılmasını teşvik etmek sorumluluğu tüm demokratların görevi.

Ancak bu olumlu tabloyu çizdiğimiz saatlerde Okmeydanı’ndan gelen haberler, Türkiye toplumsal barışının bir başka asli unsuru Alevilere dair hükümetin önünde duran görevi acı şekilde hatırlattı.

İstanbul Valisi Mutlu’nun son açıklamasına göre mahalledeki bir gösteri çatışmaya dönüşmüş ve Uğur Kurt isimli bir vatandaş silahla ağır şekilde yaralanmış. İlk andan itibaren “Alevi” olduğu ısrarla vurgulanan Kurt’u kimin, nasıl yaraladığına dair sağlıklı bir bilgi henüz gelmedi. Kurt hastaneye kaldırılırken “öldü” haberini fütursuzca kullanan Cemaat medyasına ve müttefikleri merkez-sol yayın organlarına da itibar edilemeyeceği ortada.

Kesin olansa, Gezi’den beri tıpkı Kürtler gibi sokağa iteklenen, Erdoğan’ın Almanya ziyareti öncesi de “enerjileri” Almanya gibi ülkelerin stratejileri için yönlendirilmeye çalışılan Aleviler hedefte.

Çünkü Aleviler hakikaten yalnız. Tıpkı Cumhuriyetin ve darbe rejiminin dışladığı, katlettiği Kürtler ve dindarlar gibi, onlar da Dersim’de, Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta öldürüldü, ötekileştirildi. Bu acıklı hafızaya rağmen rejim provokasyonlarıyla kendini gizlemeyi başardı; sorunları ve gelecekleri bir olan dindarları, Kürtleri ise fail-tehdit olarak Alevilerin önüne attı. Aleviler de şeriat umacısı ve bölünme paranoyası gibi "sopalarla" cellatlarına yönlendirildi, terör gruplarının ajitasyonlarına karşı savunmasız hâle getirildi.

AK Parti, bugüne değin, demokratik, şeffaf ve sivil yeni Türkiye hedefiyle, asli tabanı olan muhafazakâr “kimlikler” dışındaki unsurlar için de kapsayıcı politikalar üretti. Gayrimüslimlerin mülk ve eğitim haklarının iadesi, 1915 açıklaması, Çözüm Süreci vs. Bu perspektifle, sıra, pekâlâ AK Parti’nin hedef kitlesi olabilecek Alevilere geldi.

Bu noktada siyasal iktidara düşen görev “provokatörler ne kadar da provokatör” söylemini artık bırakıp Çözüm Süreci’nde olduğu gibi, provokatörlere rağmen adım atmak. Tıpkı Kürtler gibi, Alevilerin de kendilerini yeni Türkiye’nin kurucusu öznesi olarak hissedebilmeleri için cesur olmak. Böylece Alevilerin de bu provokasyonlarda kendilerini “bulamamaları” sağlanmış olur. 

Hükümet cephesinin radikal adımlar içeren bir Alevi Açılımı için hazırlandığına dair sevindirici duyumlar alıyorum. Talebimiz, hükümetin daha önce Alevilerle ilgili başlattığı ancak “güdük” kalan çalıştayların bürokratik klişelerinin tekrar edilememesi ve Alevilerin bu süreçte birincil iradi aktör olmalarının sağlanması. Çözüm sürecinin gidişatı ve başarılı sonuçları da, olası bir Alevi Açılımı için Hükümetin en büyük avantajı ve elbette umut kaynağı.