• 27.05.2014 00:00
  • (2615)

 Muhalefet, sandıkla iktidarı alma ihtimaline inancını kaybettikçe “Diktatör Erdoğan” retoriğini ikiye katladı.

Zira muhafazakâr bir hareketin muhafazakâr politikalar “önerme” hakkının kendisine açıktan karşı duruşa “uniseks” bir kostüm giydirmezlerse içte ve dışta destek bulmaları çok zordu.

Medyada, siyasette ve sokak organizasyonlarında sistematik şekilde tedavüle sokulan “tek adam” söylemi, Gezi’de tavan yaptı. Mevzu, gündüz gözüyle “Paris komünü” düşleri gören bazı romantiklerin eliyle “bir haysiyet ayaklanması” şeklinde formülize edilip dünyaya da yayıldı. Halk sandık iradesine sahip çıkınca ve havalar da bozunca evlerine döndüler.

17-25 Aralık operasyonlarını ise, “oligarşinin halkın gözünü boyayan sosyal politikalarının ekonomik kaynağını kesme” amacıyla gerekçelendirdiler. Halkı için durumdan vazife çıkartan “cesur yargı” yönetime el koymaya kalkmıştı ancak “diktatör yamandı.” İçinde delil var denilen onlarca çuvalın açılmasına bile gerek duyulmayan bu yargı operasyonu da takipsizlikle sonuçlandı. Türkiye halkı, yüzde 46’ya varan bir oyla, 30 Mart seçimlerine zamanlanmış bu sansasyon bombalarını imha etti.

Ancak askerî vesayeti geriletmiş, Kürt barışını tahsis etme yolunda cesur adımlara soyunmuş ve sandık meşruiyeti tartışılamayacak bir siyasiye karşı başlatılan bu bel altı savaş hız kesmedi.

Böylesine bir ortamda, sinirleri sınanıp daha da sertleşmesi arzu edilen Erdoğan ise Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi düşmanlarını abandone edecek yeni bir politik söylem cephesi açtı. Barışa, demokrasiye ve sivilleşmeye dair politikalarını ısrarla yok sayıp, söylemleri kaşlarının çatıklığı ya da ses tonun sertliği üzerinden kritiğe tabi tutanların “diliyle” konuşmaya başladı. 30 Mart sonrası çıktığı balkonda söylemediği tansiyon düşürme adımlarını atmaya koyuldu.

Koç Grubu ile arasındaki buzları eritecek “jesti” gecikmiş olsa da yeni dönem için altın değerinde bir “normalleşme” hamlesiydi.

Cemaat çevreleri başta olmak üzere, “Erdoğan herkesle kavgalı” diye yakınanlar telaşa kapılıp bu sefer de “bu ne tevazu canım” diye söylenmeye başladılar. Koç ailesine sitemlerin bini bi para.

Erdoğan’ın, müzmin muhalefetin ellerini ovuşturarak yaptığı “Yine atar yapacak bizimki” tespitleri eşliğinde gittiği Köln’deki ters manyeli ise bir başka stratejik başarıydı.

Başbakanın AB kararlılığı, entegrasyon ve toplumsal barış temalı konuşması, içte ve dışta, yakındıkları halde gerginlikle var olanları hayal kırıklığına uğrattı.

Erdoğan’a karşı başlattıkları germe operasyonu dönüp kendilerini vurdu. Gerildikçe gerildiler ve söylemlerindeki mantık kırıntılarını bile karikatürize ettiler. Tespitleri, ortalama bir sözcü okurunu bile tatmin etmeyecek oryantalist muharrirlerin saçmalıklarından Türkiye’deki “yeni muhalefeti” inşa etmeye çabalıyor.

Haftalık Fransız dergisi Marianne’in Birleşik Kraliyet Editörü Agnes Poitier’in “Umalım ki, Nuri Bilge Ceylan Cannes Film Festivali’ndeki dünya sahnesinde özgürce konuştuğu ve endişelerini dile getirdiği için İstanbul’a dönüşünde birdenbire parlayabilen başbakan tarafından tokatlanmaz” cümlelerinin üzerinde naçar tepiniyorlar.

Erdoğan ise onlar daha gündüz düşlerinden uyanmadan, Cannes’da hepimizi mutluluğa boğan Nuri Bilge Ceylan’ın son derece “doğal” eleştirilerini bir kenara koyup, büyük sanatçıyı tebrik etmeyi ihmal etmiyor.

Bakalım yeni dönemde Erdoğan’ın söylemleri yumuşadıkça bu arkadaşlar daha ne kadar sertleşecekler?