• 11.06.2014 00:00
  • (2721)

 Bir gencin Hava Kuvvetleri üssünün dikenli tellerini geçip, bayrak direğine tırmanmasının ve bayrağı indirip gerisin geriye sağ salim dikenli telleri aşmasının spontane bir hareket olduğuna kargalar bile güler. Üstelik Ekrem Dumanlı’nın bile adına methiyeler düzdüğü bu “onurlu isyandaki" provokasyon, tıpkı Gezi’de olduğu gibi ekonomik göstergelerin ve Çözüm Süreci’nin ivme kazandığı bir döneme denk gelmişse katılarak…

Hepimiz biliyoruz ki o piyon o direğe çıkartılmadan “işte vurulma anı” spotları çoktan atılmıştı. Üstelik askerin sağduyulu davranması “tehlikesi” de sorun değildi. Zira gencin direkten sağ olarak toprağa ayak basması da şimdi olduğu gibi “PKK’ya verilen tavizin” delili olarak gösterilecekti.

Bereket üç beş Cemaat trolü ve çatı adaylığı müzakerelerinde olmadık kapıları çalarak çizdirdiği karizmasını onarma derdine düşen Bahçeli’nin, Kılıçdaroğlu’nun kışkırtmaları karşılık bulmuyor. İstedikleri kadar bağrışsınlar hatta yanlarına Fatih Portakal türünden b sınıfı pop figürleri de katsınlar, beceremeyecekler.

Çünkü tarihimizde ilk defa toplumsal dinamiklerle bir dönüşüm sürecini tartışıyoruz, şekillendiriyoruz. Sahibinin halk olduğu bu “işin” içinde ne siyaset dışı vesayet kurumları var ne de “yabancılar.”

Bu yüzden 15 ayını dolduran Çözüm Süreci, kör gözüm parmağına provokasyonlarla kesintiye uğratılamıyor. Halk sürecin şekillendirilmesinde ve devam ettirilmesinde asli unsur olduğu için ancak dayatmalar söz konusu olunca etkili olabilecek kışkırtmaları şimdi kendi iradesine yönelmiş birer tehdit olarak görüp elinin tersiyle itiyor. Üstelik her seferinde ve dönem dönem kalibre edilmezlerse savrulmaları işten bile olmayan aydınlarımızın histeri krizlerine rağmen.

Yani halkın bu sağlıklı duruşu rastlantı değil, içselleştirilmiş bir tavrın ürünü. Geçen yıl bu zamanlar başlayan ve eski Türkiye’nin defacto karanlığına astral seyahatten başka bir anlama gelmeyen Gezi’yi nasıl boşa çıkarttıklarını gördük. En aklıselimlerimiz “ama benim oğlum kızım da gaz yedi” feryatlarıyla daldan dala gezerken onlar sağduyunun resmini çizdiler. Kimi aklıevvellerin “haysiyet ayaklanması” dediği şımarıklığın, niçin Türkiye’nin en çok ihtiyaç duyduğu günlerde, mesela 90’larda değil de şimdi başladığını sorguladılar. Gezi’nin, Türkiye ekonomisinin en iyi dönemini yaşadığı,  ülkeye katma değer sağlayacak dev projelerin açıklandığı, 30 yıllık savaşın bitmesine dair ilk kez devletin ve Öcalan’ın takdire şayan bir kararlılık sergilediği 2013 Mayıs’ına denk gelmesinin hikmetini kavradılar.

Yeni bürokratik vesayetin 17-25 Aralık darbe girişimlerine cevabı, sandıkta sivil siyasi temsilcilerini destekleyerek verdiler.

Dolaysıyla Türkiyeliler Başbakan Tayyip Erdoğan’ın bakanlarını toplayıp Çözüm Süreci’ne dair yeni dönemin startını verdiği gün Lice’de yakılan ateşle sokuldukları teste hazırlıklılar. Sürecin mimarlarından Beşir Atalay’ın “ikinci aşamaya geçildi” dediği günün ertesinde, Diyarbakır’da Çözüm Süreci Çalıştayı başlamışken sahnelenen bayrak provokasyonunun ucuzluğunu görüyorlar. Türkiye’nin ekonomisine can suyu verecek Kürdistan petrolünün bu toraklardan dünyaya akmasının netleştiği gün karıştırılmaya çalışan Kürt sokağındaki puşilileri tanıyorlar.

Umuyorum ki, sade suya tirit şiddet eleştirileriyle günü kurtaran pozisyon simsarları da halkın seviyesine terfi edecekler. Günün “Aman AK Partili demesinler sendromu” için tedavi zamanı olmadığını, Öcalan yakalandığında Viyana mimarisinden bahseden Murat Belge gibi yapmanın bu kez sırıtacağını fark edecekler.

Çünkü artık bu ülkedeki barış cephesinin hudutları hiç olmadığı kadar belirginleşti. Milliyetçilerin, ulusalcıların Lice’de pasif kaldı diye; Gezicilerin ve Öcalan’a nafile ayar verme peşinde olan PKK unsurlarının ise sert olmakla eleştirdiği Erdoğan’ın barış noktasındaki konumu spekülasyonlarla flulaştırılamayacak kadar netleşti.

Yalnızca devlet cephesi değil elbette. Çözüm Süreci’nin başından beri barıştan yana tavrıyla hâkimiyetini pekiştiren Öcalan da Lice mesajıyla çözüm saflarındaki yerini kalıcılaştırdı. Lice’deki provokasyonun altını kalınca çizdi, halkların bayrak gibi değerlerine saygı gösterilmesini salık verdi, Çözüm Süreci’nin yeni aşamasını sahiplendi. 

Hal buyken, çözümün karşısında örgütlenen şer ittifakını görmezden gelip, barışın tavırları netleşen bu iki aktörünü hedef tahtasına oturtmanın bedeli eskisine göre çok daha ağır olur.

Türk ve Kürt halkları, sokağa çağrı yapacak kadar zırvandan çıkan faşistler dururken, PKK-HDP cephesinden gelen “Erdoğan Kürtlerin en büyük düşmanı, halkımızı imha sürecinin startını verdi” çıkışlarının neye hizmet ettiğini görür. Bu saçmalıkların sahiplerini de our boys-grandpa diye tolere etmez.

Dün gerek gazete köşelerinde, gerekse HDP’nin Meclisteki grubunda bu aklıselimin yavaş yavaş güçlenmeye başladığını gördüm. Nihayet barış projesinin risk alan aktörü AK Parti’den daha çok, çözüm karşıtı statüko cephesini eleştirebildiler. Umarım Çözüm Süreci’nin başladığı gün gösterilse çok daha ileri bir seviyede olacağımız bu ortak aklın örneklerine önümüzdeki dönemde daha sık rastlarız.

Canınızı sıkmalarına, havanızı bozmalarına izin vermeyin. Göreceksiniz Türkiye halkı Lice sınavını da atlatacak ve bu deneyimi, tıpkı Gezi’de, 17-25 Aralık’ta olduğu gibi, Çözüm Süreci'nin içselleştirilerek barışın mayalanmasına katkı yapacak.