• 29.06.2014 00:00
  • (2664)

 Hafta içinde 10 yaşındaki yeğenim Minel kucağında kocaman kırmızı bir saatle ziyaretime geldi. Ama “hediyeleri” bununla sınırlı kalmayacaktı. Ertesi gün akşamüstü gezmesinden döndüğünde de bu kez kucağında saatin ancak dörtte biri büyüklüğünde bir kedi vardı.

Henüz bir aylık bir tekir işte, nasıl bir şey olduğunu anlatmaya lüzum var mı? Elbette beklenen teklif gecikmedi ve Minel projesini bir çırpıda patlatıverdi:

“Dayı bu kedi senin olsa ya…”

Al başına “belayı ya…”

O an anladım ki en zor soruları çocuklar soruyormuş. Minel gitti ben hâlâ sorusuyla cebelleşiyorum. Hatta öyle ki, dostlarımdan yardım alıyorum. Gidişata bakılırsa da bu iş “psikologda” bitecek!

“Ne var canım altı üstü basit bir tercih yapacaksın” diyorsanız, tebrik ederim ya da daha iyisi tekiri size vereyim; hiçbir şey olmamış sayalım, unutalım her şeyi. Zira yüküm hakikaten ağır.

Son dönemde hayatımın gidişatını etkileyecek olan Ankara’yı terk kararını verirken bile bu denli zorlanmamıştım. Bir gece dostlarımla sohbet derken kararımı vermiş ertesi sabah da kitaplarımı ve kıyafetlerimi arabaya yükleyip başka bir eşya almadan İstanbul’a yollanmıştım. Eskişehir’i de böyle maziye gömmüştüm. Aslına bakarsınız hemen hemen her şeyi de; hatta kölesi olduğunu şunun şurasında 5-6 yıl önce fark ettiğim “ideolojimi” de…

Ama şimdi öyle mi? Bir kedi yüzünden varoluşumu sorguluyorum.

Çünkü onunla yaşamak istiyorum ama bunun bedellerini düşündükçe âdeta içim daralıyor. O göz kamaştırıcı güzelliğini, içimi gıdıklayan sevimliliğini, şüphe etmediğim huzurunu bir anda unutuyorum.

Sorular çetin… Eşya, ev gibi cansız varlıklarla beni mekâna bağlayacak ilişkim konusunda netim, zerre kadar önemsemiyorum. Ama hayatımda kendim dışında bir “canlıya” yer açabilir miyim? Onun sorumluluğunu da yüklenecek kadar cesur muyum? Kafama esince her şeyi geride bırakıp yola koyabileceğimi bilmemin verdiği konforu terk edebilir miyim? Ona yemek ve su vermek için, en güzel zamanları bölüp eve dönmeyi nasıl öğreneceğim? Ah ulen kedi!

Şükür, kız kardeşim olduğunu birisi hatırlatınca düşündüğüm en iyi arkadaşım Gül hep olduğu gibi devreyi tamamlayıp ışığı yakmakta gecikmedi:

“Kediyle ‘geleceği’ düşünüyorsun ama şimdiyi yaşıyorsun; beraber bir gün geçirdiniz bile. Bak demek ki 'beraber' oluyormuş. Yarını yaşarken de şu andan farklı olmayacak. Senin yerinde olsam ne olacağına dair senaryoları düşünerek şimdinin gerçeğini zehir etmezdim.”

Ne sağlam paradoks ama değil mi? Özgür yaşamak için gelecek kaygısına hapsolmak ve geleceği göze alanları “anın kölesi” gibi görmek.

Kim özgür kim köle şimdi? Bir kediyle yaşamayı istediği halde onu gelecekteki özgürlüğüne tehdit olarak görüp yalnızlığı seçen benim gibiler mi? Yoksa şimdi istediğini yapmaya cesaret edip gelecekteki “bağlılığı” göze alabilenler mi? Sartre’ın kölesi olduğumuzu söylediği özgürlük, gelecekte “bağımlı” olmaktan korkup, şimdi arzuladığımız şeylerle olmayı seçememek mi?

Peki, hakikaten böyle bir hayat mümkün mü? Anı yaşarken geleceği düşünmeden istediğini yaparak kendini özgür hissedebilir mi insan? Marx çözemeyeceğimiz problemleri önümüze koymayacağımızı söylüyor. Yapabiliriz belki, değil mi? Madem Sartre’ı andık, ona bakalım isterseniz. İkisinin de asli sorunsallarından olduğu halde, ömür boyu beraber olmayı başardılar Simone de Beauvoir’le. Gerçi hayli ilginç bir “alternatifti” yaşamları ama öldükten sonra bile yan yana mezarları. Zaten herkesin “özgürlük formülü” de kendine.

Haklısınız, belki her şey hayat yerine kendimizle yaşamamız yüzünden; hep içimizdeyiz. Kendimizce uyarlayabileceğimiz formülün basit hatları neden şöyle olmasın örneğin; “Şu an istediğini yap, geleceğe gelecekte bak” deyip neden işin içinden çıkmayalım? Şairin dediği gibi, felsefesi “daha sonra” yapılamaz mı? Tıpkı İstanbul’a gidişin felsefesini, Ankara’yı terk ettikten sonra ıssız otobanda yol boyunca, “giderken” yaptığım gibi.

Sydney Pollack’ın Aut of Africa (Benim Afrikam) isimli filminde anlatılan bir hikâyede de duymuştum. Bir ömrü göçebelikle, yüksüz, yürüyerek geçiren Maasailer, hapsedilirlerse ölüyorlarmış mesela. Çünkü an öylesine “mutlakmış” ki onlar için, “bizler” gibi gelecek tahayyülüne sahip olmadıkları için esareti ilerde kurtulunabilecek geçici bir durum olarak değil, gayri yaşamları olarak hissediyorlarmış.

Evet, “sadede gel kediye ne olacak, tekir nerde?” dediğinizi duyuyorum. Ama sabırsız olmayın lütfen. Zira Konfüçyüs’den uyarlarsak, hiçbir şey yalnızlığın karanlık odasında bir tekir kediyi aramak kadar zor olamaz. Hele o karanlık odada kedi de yoksa! Kaldı ki tekire de fikrini soran olmadı. Muhtemelen onun benimle yaşamak gibi bir gelecek “planı” da yoktur; şu an benimle beraberdir, o kadar.