• 23.07.2014 00:00
  • (2315)

 Türkiye gündemi, dün gece bazı polislere yönelik başlatılan operasyonla Gazze ekseninden paralel yapıyla mücadeleye doğru kaydı.

Operasyonların gece yarısı yapılması, hedefteki grubun “sahur vakti geldiler” ajitasyonlarına neden oldu. Ancak savcılık kaynaklarından yapılan açıklamaya göre bu ivediliğin nedeni, kimi savcı ve polislerin operasyonu şüpheli meslektaşlarına bildirmeleriydi. Zaten pazartesi akşam saatlerinden itibaren de sosyal medyada ve bazı internet sitelerinde operasyona dair ön alma “haberlerine” hep birlikte şahit olduk.

Aslında gelişmeyle ilgili olarak buraya kadarki girizgâhımız bile, söz konusu operasyonun hayatiliği hakkında fikir vermeye yetiyor değil mi?

Yargının kamu görevlilerine yönelik başlattığı bir soruşturma, yine kamu görevlisi olan kişilerce engellenmeye çalışılıyor. Resmî birimlerce yasa dışı dinlenmiş olmalı ki, ülkenin İçişleri Bakanı ile İstanbul Valisi arasında geçtiği iddia edilen bir konuşma, sanki olağanüstü bir diyalogmuş gibi anında ortalığa saçılıyor. Operasyona “komplo” havası verilmeye çalışılıyor. Devlet içerisinde otonom hareket eden bu örgütlü grup, organik bağı olan medya aracılığıyla algı operasyonu yürütüyor. Sosyal medyada tek bir merkezden yönetilen üretilmiş hesaplardan satırı satırına aynı “tehdit” mesajları yayılıyor. Operasyonun hedef aldığı isimler ve haklarındaki suçlamalar, 17-25 Aralık’la değil ağırlıklı olarak Çözüm Süreci ile alakalı olmasına karşın, “yolsuzluğun üstü örtülmeye çalışılıyor” deniliyor. Yine “Hırsız var” retoriği sistematik olarak işleniyor…

İşte “paralel yapılanma” tanımının kusursuz bir örneği!

Ben bu ülkede söz konusu vesayet odaklarıyla doğrudan bağlantısı olanlar ve Mehmet Barlas’ın tabiriyle askerî vesayetin tasfiyesiyle kimyası bozulanların dışında hiçbir vatandaşın böylesine kaotik bir ortamda yaşamak istediğini düşünmüyorum. AK Partili, CHP’li, MHP’li ve HDP’li seçmenin, bu yakın vesayet tehdidi karşısında aralarında kıran kırana süren meşru ve demokratik siyasi mücadeleyi tali sayacaklarına inanıyorum. Zira mağduriyet zincirinde eksik halka kalmaması tüm Türkiyeliler olarak bizi bu olgunluğa ulaştırdı.

Ne var ki ciddi bir seçim arifesinde olan “siyasi” aktörlerin tümünün, Türkiyeli seçmenin demokrasi ve sivil siyaset açısından umut verici bu yaygın konsensüsünü kavrayamadığını görüyoruz.

Tayyip Erdoğan seçim vaadi olarak Çözüm Sürecinin devam ettirilmesinin ardından paralel yapıyla hukuk ve adalet sınırları içerisinde kararlı mücadeleyi sayan tek aday. CHP’nin ve MHP’nin köşk adayı Ekmeleddin İhsanoğlu Cemaat çevrelerinden gördüğü destekle mest olmuş durumda.  HDP’nin adayı Selahattin Demirtaş ise ne yazık ki gerçekten de söylediği gibi sazdan başka bir şey çalmıyor. Oylarını istediği Kürtler başta olmak üzere hepimizin hayat memat meselesi Çözüm Süreci’ne kastettiğini gizleme gereği bile duymayan paralel yapıya mağduriyet türküleri yakıyor.

Ondan sonra gelsin, anketlerde oyu yüzde 55 civarında çıkmasına karşın Erdoğan’ın seçimi kazanacağına inananların oranının yüzde 70’e varması üzerine deruni sosyolojik tespitler…

Ülkenin demokrasisinin tüm kesimlerce çözüm bekleyen temel problemi ve önümüzdeki üç beş yıl için artık icracı bir makam olan Köşk’e aday isimlerin tutumları buyken, sonuca şaşırmanın âlemi ne? İnsanlar istikrarlı, demokratik ve ilk şartı öngörülebilirlik olan güvenli bir ülke arzu ediyor. Dolayısıyla da siyasi farklılıklarından ötürü oy vermeyeceklerini söyleseler bile, söz konusu birincil taleplerini karşılayacak adayı söylemlerinden “tanıyorlar.” Elbette “tanınmamak” için çırpınanları da…