• 8.08.2014 00:00
  • (2593)

 Evet, Türkiye’de de “katı olan her şey buharlaşıyor!” Onlarca partinin, yüzlerce fraksiyonunun varoluş nedenleri silikleşiyor, talileşiyor. Bu “yeni” durumda da siyasi tercihlerimize, saf tuttuğumuz cephelere denk düşen iki ana kutup belirginleşiyor.

Ya halktan yanasınız ya da kurumlardan!

Bir yanda halkın egemenlik hakkını, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana obur bir piton gibi midesine indiren müesses nizamın bekasının derdine düşenler var. Halkın tek ve meşru temsilcisi parlamentonun, yani millî iradenin aracı vesayet kurumlarının boyunduruğundan kurtarılmasından korkuyorlar. Siyasetin müdahil olmadığı alan çağdaş demokrasilerde “sorun” olarak görüldüğü halde, “parlamento gölge etmesin” diye çırpınıyorlar. Siyaset kurumunun politikalarını “esastan” denetleyen atanmışlardan müteşekkil kurumlar da yol arkadaşları.

Öte yanda, cumhurbaşkanını da halkın seçmesini sağlayarak, neredeyse valilikler dışında seçimle oluşturulmayan makam bırakmayanlar var. Bu perspektif gücünü, siyasetin yapısal politikalar geliştirmesini engellemek için kurulan vesayet kurumlarıyla iş birliğinden değil halktan alıyor. Dolayısıyla politikalarını da 80 yıllık Kemalist rejimin dogmalarına göre değil, halkın beklentilerine göre şekillendiriyor. Bu da günün gerçeklerine ve ihtiyaçlarına uygun icraatların uygulamaya konulmasını sağlıyor. Siyasetin “gerçekliğe” yakınlaşmasını sağlayan bu sıçrama, icraatların doğurduğu toplumsal tartışmayı da güncelleştiriyor.

Genel ideolojik çerçevelerini tanımlamaya çalıştığım bu iki ana kutbun rengini açık edense, elbette gündelik tartışmalardaki tutumları.

Kurumlardan yana olanlar, siyasal iktidarların politikalarını, vesayet rejiminin kalibre edilmesi teklif dahi edilemez ilkelerine göre şekillendirmesi gerektiğini savunuyorlar. Belirleyici olanın, rejimin yakın zamana kadarki teamülleri olduğunu söylüyorlar. Bu yüzden parlamentonun egemenlik hakkını kullanıp ürettikleri için sık sık Anayasa Mahkemesi’ne, YSK’ya, Danıştay’a, Yargıtay’a başvuruyorlar. Bir de “bizim kurumlar baksın” diyorlar. “Ağanın sözünün üstüne söz olmaz” diye söyleniyorlar.

Halktan yana olanlar ise, kurumsallaşmış demokratik ülkelerde olduğu gibi, meşruiyetini halkın iradesinden almayan hiçbir politikanın hayata geçirilmesinin mümkün olmadığı görüşünde. 1921 Anayasası'nda tanımlandığı gibi, milletin kayıtsız şartsız sahibi olduğu egemenliği “doğrudan" kullanması gerektiğini söylüyorlar. Darbelerle halkın egemenlik hakkının büyük oranda devredildiği  “anayasal kurumların” vesayetinin sınırlandırılması gerektiğini savunuyorlar. “Nihai kararı atanmışların kurumları verecekse, başında halka niye soruyoruz” diyorlar.

Evet, eğer halka değil kurumlara sorulsaydı;

Cumhuriyet tarihinin en büyük toplumsal barış projelerinden olan Çözüm Süreci bırakın ikinci yılını doldurmayı, başlatılamazdı bile. Hâlâ gençlerimiz birbirini kırıyor olurdu.

Cumhuriyetin kadınlara sağladığı seçme ve seçilme hakkı, fiili başörtüsü yasağı garabeti kaldırılarak 2014 yılında bile hayata geçirilemezdi. Kadınların büyük çoğunluğunu oluşturan başörtülüler okuluna giremez, işine gidemez, evinin dört duvarı arasına hapsedilirdi.

Gayrimüslim vatandaşlarımızın gasbedilen mallarının, eğitim ve ibadet haklarının iadesine dair yasal düzenlemeler hayal olurdu.

Dış politikada emperyalistlerin dümen suyundan çıkılamaz, Suriye’de, Mısır’da olduğu gibi mazlum halkların yanında bağımsız, enternasyonalist bir perspektif izlenmezdi. Kıbrıs’ta taksim hikâyesi dillerden düşmez, birleşik Kıbrıs’tan yana tavır alınıp Türkiye’nin çözümden yana olduğu AB'ye ve tüm dünyaya gösterilemezdi.

Ekonomide dezavantajlı kesimlerden yana üretilen sosyal politikalar, yerindelik denetimlerine takılır, gelir dağılımındaki adaletsizlik İstanbul dukalığının aleyhine azaltılamazdı. Medyada, hâlâ o sıkıcı enflasyon canavarı karikatürlerine maruz kalıyor olurduk…

Liste uzar da uzar…

Magazine bayıldığım doğrudur ama bu pazar sandığa giderken biraz ciddi olacağım. Oyumu isteyen adaylar hakkında yaygın medyada işlenen popüler söylentilere, imaj çalışmalarına değil, kurumlardan ve halktan yana aldıkları tavrın “ciddiyetine” bakacağım.

Hem ciddiye alınmaktan kim hoşlanmaz ki?