• 17.08.2014 00:00
  • (2453)

 Türkiye Türklerindir gazetesinin müdanasız yazarı Yılmaz Özdil'in yazılarına son verilmiş. Evet müdanasız sıfatını özellikle kullanıyorum. Zira  kendisi aynı görüşü paylaştığı ortalama düzkontak bir ulusalcının,  Kemalistin hislerinin tercümanıdır, o kadar. Tetikçi değildir.

Kafasındaki, Kürtlerin, liberallerin ve elbette dindarların siyaset dışında tutulduğu bir ülke hayali için en kaba üslupla mücadelesini sürdürür. Bu hedef için gizli kapaklı ittifaklara soyunmaz; faşistliğini tek tabanca icra eder. Dolayısıyla, yazarın Hürriyet'ten ayrılışı üzerine goygoyculuk yapmadan kelam etmek isteyen varsa bence bu işi  Özdil'e odaklanma hatasına düşmeden yapmalıdır. Hem zaten konuyu basın özgürlüğü kapsamında tartışanlara da cevabı yine Özdil'in kendisi dört yıl önce yaptığı bir röportajında açıkça vermişti. Hürriyet'in röportajcısının Bekir Coşkun'un gazeteden gönderilmesiyle ilgili  sorusuna şu cevabı vermişti:

"Ben yazarım, basar değilim. Basma kararı, yöneticime ait. Bak bu mevzu gelmişken anlatayım, gazete yöneticilerinin herhangi bir yazarı işe alma hakkı olduğu gibi, işten çıkarma hakkı da vardır, yazıyı basma hakkı olduğu gibi, basmama hakkı da vardır. Aksini iddia eden, geri zekâlıdır. Ya da gitsin, kendisine matbaa kursun!" Konunun Özdil'le ilgili tarafı benim için işte bundan ibaret.

Evet gelelim, patronajın bu kör gözüm parmağına "jestiyle" neyi amaçladığına.

Lafı dolandırmadan söyleyelim. Merkez medyada armatörlüğe başladığından beri yayın organlarını darbe süreçlerinin ya da kalkışmalarının açıktan hizmetine sunan Aydın Doğan yenildi! Ve daha da önemlisi kendisi ve kurmayları bunu anladılar.

Hakkında "muhtar bile olamaz" manşetleri attırdığı, 28 Şubat'ta karşısında saf tuttuğu, Ergenekon-Balyoz derken,

Gezi'de ve 17-25 Aralık komplolarında açıkça düşmanlık ettiği Tayyip Erdoğan Köşk'e çıktı. Çatı formülü gibi "olağanüstü" projelere rağmen alınan son iki seçim hezimeti de AK Parti'nin ve temsil ettiği yeni paradigmanın uzun yıllar siyasal iktidarı elinde tutacağını gösteriyor.

Tüm bunların yanı sıra, hepimiz biliyoruz ki, Doğan'ın siyasal iktidar muhalifliği "devlete" kadardır. Merkezin nimetleriyle palazlanan medya patronumuz, "devletin karşı olduğu" odaklara karşı olmak zorundadır. Merkezin ve devletin renginin artık belirginleşmeye başladığı bir dönemde üstelik de Paralel Yapı MGK'da "ulusal güvenliğe tehdit" olarak tanımlanmışken Doğan, Cemaat'e mesafeli durmak zorundadır. İşte

Özdil'in gönderilmesi gibi sembolik jestlerin yanı sıra, Eyüp Can'ın etkisizleştirilmesi ya da Enis Berberoğlu'nun istifası gibi gelişmelerin tercümesi de budur. Kendisinin ve yazarlarının dinlendiği ortaya çıkınca, gazeteleri-televizyonları hatta life style dergileri histerik "inanmıyoruz" krizlerine tutulan Doğan'ın Hürriyet'inin hafta içinde attığı "Marmara'yı dinlemişler" manşetinin hikmeti de buradadır. Ama yine de dikkatlidirler. Ta habere konu olan

2009'lara gidip, orada mağduriyet boncuğu aramaları da tam bu yüzdendir.

Ama ne bu halk ne vesayet cephesinin 7/24 hedefindeki Erdoğan, ne de Abdullah Gül gibi, adları iradeleri dışında  vesayet vudu büyülerinde kullanılan AK Partililer, üç otuz paralık yazar gönderme jestleriyle gözü boyanacak kadar saf. Herkes, Uludere'de öldürülen çocuklara katır, yumruklanan Ahmet Türk'e "oh" ve halkın temsilcisi başbakana "mezarına tüküreceğim" derken sırtı tapışlanan yazara karşı bayram değil seyran değil niçin hassaslaşıldığını anlıyor. İçi dışı aynı bir faşistin ya da Cemaatle muhabbetleri deşifre olmuş bir iki yazarın gönderilmesiyle Doğan Medya'ya bahar gelmeyeceği, o mecradaki gazeteciliği çoktan unutmuş kritopların mutlak hakimiyeti herkesin malumu.

Peki Doğan bundan sonra nasıl bir politika izleyecek? Elindeki medya matkabını darbeliden düze  ayarlayan Doğan, öncelikle Cemaat'e mesafe alacak.

Rijit hükümet ve siyaset karşıtı söylemi, Özdil'i küstürmeden iyi bir tazminat ve muhtemel iş garantisiyle gönderdiği Sözcü türü mecralara ve bazı internet sitelerine havale edecek. Varoluşsal olarak karşı olduğu

Erdoğan ve yeni Türkiye paradigmasına muhalefeti daha "makul" bir çizgide tutacak. Etrafındaki Sabih Kanadoğlu'nun gazeteci versiyonlarının "Gül'ün meşruiyeti bize yeter" telkinlerine uygun olarak yürüyecek. Bekleyecek...

Ta ki, tıpkı bir dal üzerinde altından geçecek koyuna yapışmak için burnunu dört açan kene misali, AK Parti'de 2015 seçimleri öncesi altı harlanacak kazanın odun ateşinin kokusu çıkıncaya kadar. Sonrası mı? "Evet, nerede kalmıştık!"