• 28.09.2014 00:00
  • (2693)

 Geçtiğimiz haftaya başörtüsü serbestisi ve zorunlu din dersi tartışması damgasını vurdu.                           

Ne yazık ki mevzuu yine vasatın altında bir düzlemde ve ilkesel yaklaşımların çok gerisinde partizanca bir tutumla konuşuyoruz.

Başörtüsü konusunda manzara şundan ibaret.

Merkez medya, sanki uyuşturucu kullanımından bahseder gibi “ilkokula kadar indi” manşetleri atıyor. Sözcü vb. gazeteler anne karnındaki ceninlere başörtüsü takıyor.

Milliyet’ten bir kadın yazar “bize ne bi arkadaşının” beyanatına dayandırdığı yazısında örtünmesi için kadınlara ayda 200 TL verildiğini ciddi ciddi iddia ediyor.

Eski bir şovmenin “küçücük çocuklardan tahrik oluyorlar ki başlarını kapıyorlar” zırvalığı, 15-16 yaşında kızların erotik fotolarından “galeriler” yapan gazetelerin internet sitelerinde yayımlanıyor.

28 Şubat faşizminde başörtüsünü “füruat” sayan Cemaat çevreleri için de artık bu örtünme pratiği “hökümetin otoriterleşmesinin asli unsuru.”

Başörtüsü düzenlemesinden memnun olan muhafazakârların zorunlu din dersi konusundaki tavrı ise, yukarıdaki kolektif delilik kadar histerik olmasa da sorunlu.

Alternatif merkez medya ağırlıklı olarak,  Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun dile getirdiği ve bence açıklamaya muhtaç şu önermesini destekliyor:

“Marksizmi bilmek iktisat okunurken de uluslararası ülkeler okurken de bir zaruretse bir ateistin dahi belli bir vasatta din kültürü sahibi olması zarurettir.”

Umarım integral almadık diye benim gibi sözelcilerin lise diploması tartışma konusu olmaz.

 

Benim çocuğum benim kararım

Oysa yalnızca Türkiye’nin kafa yormadığı aşikâr bu sorunsalı, bir arada yaşama iradesine zarar vermeden, hakları ve özgürlükleri ötelemeden ortak bir müşterekle savuşturmak pekâlâ mümkün.

Bu müşterekse, çocuğun eğitimi üzerinde tasarruf sahibi yegane kurumun ailesi olduğuna dair evrensel kabulden başkası değil.

Bir çocuğun reşit olana dek nasıl bir eğitim alacağına, nasıl giyineceğine sadece ebeveyni karar verebilir.

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi, “birey” olarak tanımladığı çocuğun yetiştirilmesinde, şiddet ve taciz gibi istisnai durumlar dışında ebeveynin tercihlerini öncülüyor. Yani iş, goygoycusuyla, fetişistiyle Hürriyet yazarlarının dediği gibi “irade” tartışması değil. 14, 29 ve bağlı diğer maddelerde, ebeveynin çocuğunu kendi kültür, inanç ve değerlerine göre yetiştirmesi “doğal bir hak” olarak tanımlanıyor.

Yine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de (AİHM) Alevi vatandaşların zorunlu din dersi başvurusunda aldığı kararda olduğu gibi “devlete gölge etme, ebeveyni rahat bırak” diyor.

Ben de yıllardır süren tartışmanın sisinde yönümü bu pusulayla buluyorum. Üniversitelerde başörtüsü yasağı ya da kızlı erkekli öğrenci evi tartışması mı çıktı? Tavrımı tercihin niteliğinden bağımsız olarak “hakların ve özgürlüklerin” korunması ilkesine göre belirliyorum. Reşitse öğrencinin, değilse ebeveyninin tercihi aslidir diyorum.

 

Türkçe ve matematik dışında bütün dersler seçmeli olmalı

Aslında çocuğun okula gönderilmesinin yasal bir zorunluluk olmasını da tartışmak gerekiyor. Zira bu konuda “home school” gibi son derece özgürlükçü uygulamalar da mevcut. Ama biz şimdilik, kafaları daha da bulandırmadan, mevcut sistem içindeki çözümlere odaklansak kafi. Evet ebeveyne reşit olmayan çocuğunun eğitimi üzerindeki hakkını teslim ettikten sonra atılacak adım, “birer evrensel dil” olan iki ders dışında diğerlerinin tümünü seçmeliye çevirmek. Bu iki ders, yerel okuma ve yazma aracı Türkçe ile, evrensel kodların öğretildiği matematik. Diğer derslerin tümü, ebeveynin öngörebildiği bir sistemde, çocuğuna çizeceği eğitim ve kariyer planına göre tercihine bırakılmalı. Devlet de vereceği rehberlik hizmetiyle, ebeveynin çocuğu için çizeceği eğitim projeksiyonunda derslerin “etkisini” net bir şekilde duyurmalı.

Ardından ülkedeki tüm vatandaşların mensup olduğu dinleri ve mezhepleri konu alan spesifik derslerin içeriği “korkusuzca” şekillendirilmeli. Örneğin Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi gibi “ürkeklikler” yerine Müslümanlık ya da Hristiyanlık dersi, ya da Alevilik, Sünnilik mezheplerinin adam gibi öğretildiği müfredatlar hazırlanmalı. Farklı dersleri seçen öğrenciler de üniversite sınavı gibi, genel sınama evrelerinde sadece tercihlerinden mesul tutulmalı.

Şimdi nesi zor böyle bir sistemin, söyler misiniz Allah aşkına?

 

Türkiye’nin bütün inananları ve inançsızları birleşin

Beceremiyoruz çünkü herkes kendi inancının ya da inançsızlığının pratiklerini “norm”, başkasınınkini ise “anormal” olarak görüyor. Bir ateist, inanç sahiplerinin pratiklerine uygun olarak dinini öğrenme hakkının kendisini gereksiz ya da zararlı sayıyor. Sünni Müslüman, ibadetini bile yasaklayan Kemalist rejimin darbelerinin getirdiği zorunlu din dersi uygulamasının diğer inanç gruplarına ve hatta inançsızlara dayatılmasına ses çıkartmıyor. Alevi, Sünnilerin inançlarını öğrenme hakkını “varlıklarına tehdit oluşturan bir gericiliğin” yaygınlaşması olarak yorumluyor...

Hal bu olunca da herkes devletin ellerinden aldığı haklarını geri kazanmak için değil, ötekinin “de” hakkına sahip olmaması için mücadele ediyor. Tipik bir “Kürt anasını görmesin” sendromu. Ceberut devlet de, başkasının hakkını almasının, ülkedeki total özgürlüğü arttırarak kendi haklarının iadesinin yolunu açacağını görmeyen vatandaşların tutuştuğu kavgayı keyifle izliyor.

Ne zararı var sana İmam Hatip’in? Sen seç işte, niçin rahatsız oluyorsun din dersinin seçmeli olmasından? Devlete “Sünnilik öğretilmesin” diyeceğine “az ye de Alevilik dersi aç” desene. İnanmama özgürlüğünü, inananların dinlerini öğrenme hakkının eğitim sisteminden söküp atılmasıyla kazanacağını mı sanıyorsun? Dön bir bak bakalım, yıllarca Müslümanlığı yasaklayan Kazakistan, Kırgızistan vs. gibi eski Sovyet ülkelerine. IŞİD’e en fazla katılımın bu coğrafyadan olması rastlantı mı sence?

Her şeyden öte, devlet, kurumları ya da sen kim oluyorsun da annesi ve babası dururken bir çocuk için neyin iyi olacağına karar verme hakkını kendinizde buluyorsunuz?

Evrensel laiklik ilkelerine uygun gerçek anlamda bir din ve vicdan hürriyeti için önce herkes önünden yemeyi öğrenmeli!