• 3.10.2014 00:00
  • (2581)

 10 Ağustos Köşk seçimlerine kadar stratejileri netti. Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan’ın gelenek içerisinde tolere edilebilir farklılıkları üzerinden AK Parti’de bir fetret devri oluşturmaya çalıştılar. Bu büyük hedef uğruna “kariyerini yakıp” yılların mahallesinden taşınan yazarlar bile oldu. Tutturamadılar.

Ali Babacan, Bülent Arınç falan derken elde malzeme kalmayınca, Başbakanlık koltuğunda otururken babasının danışmanlığını gönüllü olarak yapan Sümeyye Erdoğan’a kadar geldiler. Sümeyye Hanımın Erdoğan’ın Köşk’e çıkması üzerine doğal olarak başbakanlık danışmanlığından istifa etmesini bile “AK Parti’de çatlak” imalarıyla tartıştılar. Kahkahalarla gülüp geçtik.

Dün şöyle bir baktım, şimdiki malzemeleri ne diye? Cevap Milliyet’in diplomatik yazarının köşesindeydi.

Hanımefendi özetle diyordu ki: “Gayrı bir yeni Türkiye var bir de eskisi.” Enteresan. Eskisini Çözüm Süreci’ni “talileştiren” Tayyip Erdoğan, yenisini ise Selahattin Demirtaş’la “bilem” görüşen Ahmet Davutoğlu temsil ediyormuş. Delili de Demirtaş’ın Davutoğlu’nun yaklaşımını “bakın görün övmesiymiş!”

Evet, evet, yazarımızın Çözüm Süreci sınavından “geçirmediği” için eski Türkiye’yi temsil ettiğini söylediği aktör o. Köşk seçimlerinde iki vaadinden biri Çözüm Süreci olan Erdoğan. Hanımefendinin hafızası zayıf, 10 Ağustos öncesini hatırlamıyor diyeceğim. Ama dün “o Çözüm Süreci karşıtı Cumhurbaşkanı” Meclis kürsüsündeydi ve aynen şunları söyledi:

“Mimarı olduğum, her türlü siyasi riske rağmen kararlılıkla bugünlere taşıdığım Çözüm Süreci'nin yine kararlılıkla, cesaretle, sabırla geleceğe taşınması en büyük arzumdur. Aziz milletimiz de Çözüm Süreci'nin arkasındadır. Bu süreçten rahatsız olan kan ve rant lobilerine karşı her zaman dikkatli olduk. Bu süreci sabote etmeye yönelik tahrik girişimleri, sadece bu girişimlerin sahiplerine zarar verecek. Türkiye’nin çözüm yolundaki kararlı ilerleyişinin karşısında durmak, akıntıya kürek çekmektir.”

Kuşkusuz diplomatik yazarımızın bu “yeni” tezi, “Erdoğan Genel Kurul’da konuşurken Davutoğlu’nun yüzüne baktım, biraz asıktı” diyen ana muhalefet liderinin salvosuna göre daha profesyonelce. Ne var ki sandıkların gösterdiği üzere, yeni Türkiye’de okurun vasat kriteri, Kılıçdaroğlu’nun siyasi dehası değil, asgari mantık. Ama tabii her yazarın “eşiğini” seçme özgürlüğü var; insanız ya!

Haklısınız bunca lafa ne gerek var değil mi? İki yıldır devam eden Çözüm Süreci, kimin neyi isteyip istemediğin somut kanıtı. Ankara’nın da İmralı’nın da tavrı net. Cumhuriyet tarihinin bu büyük, sivil ve toplumsal barış projesini desteklediğimiz için Cemaat’in, ulusalcıların ve milliyetçilerin “PKK’lı”; merkez medya yazarlarınınsa “yandaş” dediği bizlerin de. Tıpkı bölgede lastik patlasa “ayy Çözüm Süreci mi bozuluyor ne” diye helecan yapıp twite sarılan, yani barışa değil savaşa can atan ve hâline bakmadan savaşçılığın nedenini “şempanzelerle” ortak genlerimizde arayan diplomatik yazarlar gibi.

 

Bu kadarını ancak bir insan yapabilir

 

Peki, bir insan tüm enerjisini, niçin barış için elini taşın altına koyan aktörlerin iradesini kırmaya, çözümü maksimalist tanımlarla zorlaştırmaya vakfeder?

Evet, geçelim bu “bizi insanlar değil şempanzeler yönetse farklı mı olurdu” türünden metaforları da mesul olduğumuz insanlığımıza bakalım. Bizim Cemil Barlas’ın bir şempanzesi (maymun deyince alınıyorlar, aman!) var mesela. İsmi Elo. Hayvan iki hafta beni görmesin, ilk karşılaşmamızda boynuma sarılıyor, elindeki muzu paylaşıyor. Şımarıklıkları ve dürtülerinin zorlamaları dışında bugüne değin kimseye düşmanlık ettiğini de görmedim. Olabildiğince “insani” yani.

Bu nedenle ben, 30 yılın düşmanı Ankara ve İmralı nihayet barışa ikna olmuşken, “fal baktırdım hevaller, TC samimi değil, bence bir daha düşünün şu barışı” türünden fütüristtik hikâyelerini politik tespit olarak sunanlar için daha ekonomik tanımlar seçiyorum. Kendileri, ortalama bir faşist için bugüne değin ne dediysem üzerlerine alınabilirler. İsterlerse daha da fazlasını… Zira milliyetçiler bu arkadaşlardan daha net; başından beri siyasi çözüme karşılar. Hiç olmazsa, 1999’da Öcalan yakalanınca şu satırları yazıp, bugün Öcalan’a, PKK’ye ya da HDP’ye “TC ile onursuz bir barış yapıyorsunuz” diyenler gibi can pahasına kariyer yapıp barışçı pozu satmıyorlar.

“Apo'nun yakalanarak Türkiye'ye getirilmesi, PKK'ya karşı Cumhuriyet devletinin 1984'ten beri sürdürdüğü haklı ve meşru mücadelesinde bayrağın zirveye dikilmesi ya da zaferin bir yerde tescil edilmesidir. Bu büyük başarı öncelikli olarak askerî bir başarıdır. Silahlı Kuvvetlerimiz, devlete karşı silah çekmiş, 15 yıldır şiddet ve terörü politika aracı benimsemiş, insanlığa karşı suç işlemiş olan PKK'yı çökertmiştir.” http://www.milliyet.com.tr/1999/02/17/yazar/cemal.html

Hay maşallah! Mübarek, Kandil'in, Demirtaş’ın başının tacı, “bizimkilerin” üstadı Hasan Cemal değil, Albay Sarı Zeybek!

Şimdi Allah aşkına, insanlığımızın hâli buyken, savaş ve katliam karnemizi, şempanzelikle ortaklığımız üzerinden sorgulamanın âlemi var mı?

Kaldı ki, bir şempanze için kullandığımız “insansı” sıfatını, son tahlilde mutlaka insan olması gereken bizim yazarçizer takımından mı esirgeyeceğiz? Her şeyden öte ayıp, değil mi?