• 7.10.2014 00:00
  • (2350)

 Rejim kuruluşundan bugüne değin ağırlıklı olarak Dindarları ve Kürtleri sistematik olarak ötekileştirdi. Türlü bahanelerle katlettiği Kürtleri zorunlu göçe zorladı, dillerini bile yasakladı. Dindarların en temel insani haklarını gasp etti. İbadetlerini yasakladı. 28 Şubat’ta öğrenciler başörtüsü taktıkları için müebetle yargılandı. Dini inaçları gereği ayakkabılarını kapı önünde çıkartan askerler işlerinden atıldı...

Son on yıldır siyasetin muktedirleşmesiyle birlikte bu arızalar gideriliyor. Dindarlara, Kürtlere, Gayri Müslimlere ve diğer dezavantajlı kesimlere hakları iade ediliyor. Elbette eksiklikler var ama demokrasinin tedavisini ve rehabilitasyonunu içeren bu perspektif hükümet nezdinde elzem görülüyor.

Ancak bu dönüşüm sürecinin devlet dışında bir de toplumsal boyutu var. Dünün ceberrut devletinin faşizan uygulamalarına destek veren küçümsenemeyecek oranda bir kesim mevcut.

Bu kesimler dünün özleştirisini vermek şöyle dursun, eskiyi yeniden canlandırmak için safları sıklaştırıyorlar. Günden güne de izole olup hırçınlaşıyor, saygısızlaşıyor ve gericileşiyorlar.

Bir şarkıcının çıkıp, inancı gereği bayramda kurban kesen Müslümanları, masum sivilleri boğazlayan IŞİD terörsitlerine benzetmesi bu durumun sıradan bir yansıması. Tıpkı 6 yaşındaki bir Kürt çocuğunun, sütünü emdiği annesinin dilini okulda da konuşmasının “serbest” hale getirilmesini “bölünüyoruz” diye karşıladıkları gibi.

Geçti o günler cancağızım

Evet yeni dönem, ağırlıklı olarak, çoğunluğu oluşturdukları halde ezilenlerin lehine bir reform süreci. Ben demokrasi açısından geç bile kaldığımız bu adımların neden olduğu kaçınılmaz “çatışma” ortamında aidiyetlerime göre değil, ilkelere göre tavır almaya çalışıyorum.

Türküm ama Kürtlerin şiddet içermeyen tüm hak iadesi taleplerini sonuna kadar destekliyorum. Gayri Müslimlerin gasp edilmiş tüm haklarının eksiksiz iade edilmesini savunuyorum. Tıpkı dindarların eğitim, çalışma, temsil ve inanç özgürlükleri önündeki engellerin kaldırılmasını savunduğum gibi. Ve inanın hiç biri bir diğerine engel değil.

Ancak son dönemde, konvansiyonel ve sosyal medyada dillendirilen ve giderek yaygınlık kazanan  bir “söylemden” de rahatsızlık duyuyorum.

Freire’nin “ezilenlerin pedagojisi” tanımına uyan bu duruma dair son örnek, Şişli Belediyesi yönetiminde bir eşcinselin çalışmasının “sorun” olarak tartışılması.

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu

Günlerdir bu kişinin özel hayatına ait fotoğraflar teşhir ediliyor. Hakkında iğrenç imalarda bulunuluyor. Belediyenin CHP’li üyelerinin “şık olmamış” açıklamaları “kendileri bile kabul ettiler” spotuyla duyuruluyor. Bu tartışmalar üzerine Şişli Belediye Başkanı Hayri İnönü Twitter hesabından şu açıklamayı yaptı:

“Ben çalışma arkadaşlarımın cinsel yönelimlerine değil, dürüst ve güvenilir olmalarına ve yetkinliklerine bakarım. Benim için önemli olan gösterdikleri çalışma performansıdır. Adı geçen çalışma arkadaşımından da son derece memnunum. Keşke belediyemizin daha önceki dönemlerinde de görev alsaydı.”

Bravo Hayri Bey! Eğer bu hesap size aitse, sözlerinizin sonuna kadar arkasındayım.

Faşiste faşist diyebilmek için...

Kimseye, Hollywood karakterlerinden aşina olduğumuz, sade suya tirit bir farklılıkları kutsama seansı önerdiğim yok. Elbetteki, inançlarımıza, dünya görüşlerimize ve geleneklerimize aykırı olan tercihleri kutsamak, yüceltmek ve yaygınlaştırmak gibi bir zorunluluğumuz da yok. Hatta bu tercihlere karşı, şiddet içermeyen demokratik usüllere sadık kalarak fikri mücadele yürütmek de bir hak.

Ancak burada sınır, bireylerin, başkalarına zarar vermeyen bir özgürlüğünün kısıtlanmasını talep etmekle başlıyor.

Ortada kriminal bir mevzu yoksa, bireyin tercihleri onun çalışma, eğitim gibi en temel insani haklarını kullanması önünde engel oluşturmaz. Bunun aksini savunan da, cocuğu için “başörtüsünü” seçen ebeveyne, “çocuklardan tahrik mi oluyorsunuz” diyerek karşı çıkan faşiste faşist diyemez.

Bu tartışma senin işin

Birarada yaşadığımız, inançları ya da gündelik yaşam pratiklerindeki tercihleri farklı olan bireylerin kazanımları özgürlüklerimizden götürmüyor, aksine hanemize artı olarak geçiyor.

Anadilde eğitim hakkını kazanan bir Kürt çocuğu, seçmeli din dersi isteyen bir Aleviyi bu haklı talebine daha çok yaklaştırıyor. Bir veliye çocuğunu başörtüsüyle okula gönderme hakkının tanınması, Gayri Müslümlerin okullarındaki müfredatları kendi inançlarına göre belirleme özgürlüklerini meşrulaştırıyor.

Evet bu sorun senin “de” çözmen gereken bir problem kardeşim. Benim, desteklediğim yeni Türkiye’de paradigmasından beklentim bu. Ve bu ortak hedefimizin yolu Diyarbakır, Çarşamba, Hacıbektaş kadar Şişli Belediye’sinin “mücavir alanından” da geçiyor.