• 10.10.2014 00:00
  • (2669)

 HDP’nin Kobani’deki IŞİD kuşatmasını protesto etmek amacıyla başlattığı eylemlerde 23 kişi hayatını kaybetti. Yağmalanan, kundaklanan binlerce iş yeri, ev, araba vs. de cabası…

3 günün görünen bilançosu bu.

Peki ne için? Talep ne?

Başta olayların “sorumsuzu” egemen Kürt siyasal hareketi olmak üzere kimse bu basit soruya cevap veremiyor.

Dün, bir dönem Kürt coğrafyasının en genç ve parlak lideri diye cilalanan HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş kameraların karısındaydı.

Uzun uzun edilgen cümleler kurdu, arkadaşlarının klişelerinin altını çizdi. Ama konuşmasında “serhildan” çağrısıyla sokağa döktükleri ve birbirine kırdırdıkları 23 Kürt'ün sorumluluğunun kimde olduğuna dair tek bir satır yoktu.

Henüz iki ay önce ülkenin Cumhurbaşkanlığına aday olan parlak liderin, seçilmesi halinde nasıl bir performans sergileyeceğinin işareti ise netti:

“Biz 23 kişiyi öldürün diye sokağa çıkın demedik!”

Kürt'ü Kürt'e kırdırdılar

Demirtaş’ın toplantısı Diyarbakır’da olduğu için tabii bir gazeteci çıkıp da öldürülen 23 kişiyle ilgili “hakiki” bir soru soramadı. Zira son üç günde, HDP’li vekillerin ve yandaş gazetecilerinin “Çözüm sürecini bitiririz" tehditlerinin gerçekleşmesi halinde bölgeyi nelerin beklediğinin bir provası sergilenmişti.

Ölümlerin peşine düşen Al Jazeera’nın haberine göre 3 günde 23 kişi, linçler ve PKK-Hüda-Par gibi karşıt grupların çatışması sonucu hayatını kaybetti. Yani karşısına serhildan çağrısıyla çıkılan devlet değil, sokağa kim çıktıysa, bu insanları da o öldürmüştü.

Bu üç günde, savaşta bile dokunulmayan ambulanslar kundaklandı. Yanlarında çocukları ve eşleri olduğu halde, adamların uzun sakalları infaz gerekçesi sayıldı. PKK’nin puslu havada pıtırcık gibi türeyen YDG-H türü altyapıları, sosyal medyadan yaptıkları çağrılarla kentlerde katliamlara zemin hazırladı:

“Kürdistan ve TC’de tüm asayiş güçlerimizin dikkatine silahlanın! Hizbul kontra Hüda-Par üyeleri görüldükleri yerde infaz edilecektir!”

Siyaset “fiilen” yasaklandı. Partilerin binaları bombalandı, yakıldı.

Yoksul Kürt esnafının ekmek tekneleri yağmalandı.

Orduyu “göreve çağıran” özgürlük hareketi!

Bu acı ve ürkütücü tablo üzerine bölgede bazı illerde sokağa çıkma yasakları ilan edildi. Okullar kapatıldı, fırınlar bile çalışamadı.

Ancak gariptir ki, bu olağanüstü hale “gel gel” yapanlar, faturayı da; 2 yıldır yürüttüğü Çözüm Süreci’nde PKK’lilerin sınır dışına çekilişini izleyen, karakol saldırısı gibi tacizlere cevap vermeyen hükümete kestiler.

Dünyanın herhangi bir demokratik devleti, kenti esir alan böylesine bir vandalizm ve terör karşısında halkının, sorumlu olduğu güvenliğini sağlamak için başka ne yapabilirdi cevap sizin.

Avrupa’da eylemleri örgütleyen bir PKK'linin twitter’da yayımladığı talimat, size olası sonuçlar hakkında fikir verebilir sanırım:

“Avrupa’da yapılan eylemlerde asla ama asla bir yere zarar verilmemeli! Bu ayağımıza kurşun sıkmak demektir!”

Ne var ki her dilde, özgürleştirmeye çalıştığını söylediği halkını, olağanüstü hale mahkûm etmeye çalışan yapılara ve aydınlara ne dendiğinin cevabı anonim.

Halk size izin vermeyecek

Bilanço çok acı. Ama buna da şükür. Neticede eylemler, ironinin dibine vurularak, silahlı örgütü kuran ve 30 yıl devletle çatışan Öcalan’ın, yasal siyasi temsilcilerine ve aydınlara yaptığı “itidal” çağrısı ile bitti.

Evet, başta sorduğumuz sorular hâlâ cevapsız ama olayların gün gibi netleştirdiği üç ana sonucu var:

1. Yaşananların ardından, bir twitter kullanıcısının dediği gibi, Cumhurbaşkanı adayı Demirtaş, HDP Başkanı Selahattin Beyi karşısına alıp konuşur mu bilmem? Ama Köşk seçimlerinde batıdan da oy alıp prestijini ve partisinin oylarını yükselten Demirtaş’ın cepten yediği kesin. 2015’te Çözüm Süreci’ni de alıp götürecek etkin bir siyasi aktör olma şansını tepti. Diğerleri gibi, kendi elleriyle hareketin tek ve meşru temsilcisi Öcalan’ı işaret etti.

2. Sürecin asli mimarı Tayyip Erdoğan, günübirlik provokasyonlar karşısında soğukkanlılığını koruyacağını, çözüm karşıtlarının dört gözle beklediği milliyetçi söylemin kolaycılığına kaçmayacağını son kez net olarak ortaya koydu. Çözüm Süreci’nin kurumsallaştığını hissettirdi. Başbakan Ahmet Davutoğlu da göreve gelişinin henüz ikinci ayında, kritik dönemlerde “yan yollara” sapmadan ilerleyeceğini göstermiş oldu.

3. Halk iki yıldır Çözüm Süreci’nin getirdiği huzur, güvenlik ve çatışmasızlık halinin nasıl büyük bir nimet olduğunu gördü. Bu süreçten geri dönülmesi halinde başına gelecekleri yaşayarak deneyimledi. Dolaysıyla bundan sonra gelecek "süreci bitiririz" tehditlerinin doğal tabanı daha da eridi. Tabiri caizse yaşanan bu son acı deneyim, sürecin sağlığına kurşun döktü.

Büyük usta Çetin Altan’ın dediği gibi: “Enseyi karartmayın!”

Halk sahiplendiği sürece, barışa kimse engel olamayacak; gördüğümüz üzere sahipleniyor da!