• 14.10.2014 00:00
  • (2490)

 Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) seçimlerinde, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı adına korkulan olmadı. Pazar günü yapılan seçimde Yargıda Birlik Platformu (YBP), Cemaat’in listelerini ezdi.

Peki, bu sonuç, Cemaat medyasının ve ilişiklerinin iddia ettiği gibi hükümetin bir zaferi mi? Evet, seçimlerde hükümetin istediğinin olduğu aşikâr. Ne var ki YBP listelerinden seçilen isimlere baktığınızda HSYK’da Cemaat’in kırılan egemenliği yerine çoğulcu bir yapının oluştuğu görülüyor. Şöyle ki, seçilen adaylardan sadece 2’si muhafazakâr görüşleriyle tanınıyor. Diğer adayların ise 3’ü ülkücü, 2’si de sosyal demokrat. Cemaat’in ise seçimlerde 2 adayının seçildiği belirtiliyor.

Siz “yaftalamayın” reklamıyla gözümüzü boyamaya çalışan gazetenin polis adliye trollerinin “seçilenlerin hepsi uzun sakallıydı” türünden faşizan yaftalarına bakmayın. Cemaatin vesayetinin kırılması, HSYK’da sol, sosyal demokrat, milliyetçi ve muhafazakâr eğilimlerin özgürleşmesini sağladı. Yani tek kaybeden Cemaat vesayeti oldu; kazanansa hepimiz!

İyi, öyleyse dağılalım mı?

Tıpkı geçen iki seçimde olduğu gibi, gücünü dev aynasında yansıtan Cemaat’in, 13 bine yakın yargı mensubu arasında da korkulduğu gibi etkin olmadığı görüldü. Ancak yargıda çoğulculuk adına kısmen mutluluk verici bu tablo yargı tarafsızlığı konusundaki sorunumuzun çözüldüğü anlamına gelmiyor.

Bozuk düzende sağlam çark olmaz. Doğru, Cemaat’in HSYK’da kurduğu hegemonya kırıldı. Artık “bağzı” savcılar, hukuksuzluklarına rağmen korunup kollanmayacak. Ne var ki, HSYK bu yapısıyla Cemaat benzeri bürokratik vesayetlerin saldırısına hâlâ açık durumda. Hükümet, HSYK seçimleri öncesindeki “reform” vaadini tez elden yaşama geçirmeli.

HSYK reformu asıl şimdi meşrulaştı

Söz konusu değişiklik için önce, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın dikkat çektiği Anayasa’nın HSYK’nın yapısını düzenleyen 159. Maddesinin revize edilmesi gerekiyor. Kuşkusuz bunun için muhalefetin de desteğine ihtiyaç var. Muhalefet şimdiye değin buna yanaşmamıştı. Ancak son HSYK seçimlerindeki çoğulcu fiili ittifakın gösterdiği üzere artık herkes tehlikenin farkında.

Kaldı ki, hükümetin eli bir HSYK reformu için şimdi daha güçlü. Zira bu adım, Cemaatin seçimleri kazandığı bir ortamda yapılsa, vesayetçiler “sandık iradesini tanımıyorlar” propagandasına başlayacaktı. Ancak şimdi durum çok farklı. Hükümetin şimdi bir reforma soyunması, kendisine tehdit oluşturmayan bir kurumda, ilkesel tutumu olarak okunacak.

Peki, ne yapmalı

Mustafa Akyol’un şu önermesi elbette bir çözüm değil.

“Aslında hata yargıda seçim yapılması. Kur’a çekilse, rastgele bir heyet oluşsa kimse kazanmış olmaz, herkes için en iyisi olur.”

Liberalizmi fena halde yanlış anlayan ve iliştikleri vesayet cephesinin hezimeti karşısında şirazesi kayan bu arkadaşlar “bırakınız saçmalasınlar bırakınız güldürsünler."

Neyse, biz işimize bakalım. Bizim sorunumuz, varlığı değil tam tersi eksikliği sorun olmasına rağmen, siyasetin yargıdaki etkinliğinin mahkûm edilmesi. Oysa yargıya müdahale, atamalar boyutunda halkın temsilcilerinin söz sahibi olmasına değin, devam eden yargısal süreçlere karışılmasını ifade eder. Dolaysıyla ABD’de ve pek çok kurumsallaşmış Avrupa ülkesinde olduğu gibi, parlamento yüksek yargı atamalarında müdahil olmalıdır.

Bu reform, hakim ve savcıların kısıtlanan siyasi haklarının önündeki engellerin kaldırılmasıyla desteklenmelidir. Böylece yıllardır siyasi cephelerin hegemonyasında olduğu halde, “mış” gibi yapılarak tarafsızlık masalıyla bir engizisyona çevrilen yargı şeffaflaşır. Atamalar boyutunda söz sahibi olan siyaset de, yargıdaki herhangi bir olumsuzluktan ötürü hesap vereceği için kendine çekidüzen verir. Vatandaş da mağduriyetlerinin hesabını soracağı bir merci bulmuş olur.

Vesayet bir bütündür, bölünmelidir

Evet, gelelim “diğerlerine"; Anayasal vesayet kurumlarına. Bildiğiniz üzere Cemaat’in HSYK’daki vesayetinin yolu, CHP’nin 2010 referandum metnini Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) götürmesiyle açıldı. Mahkeme metinden “bir adaya bir oy” gibi bazı ibareleri çıkartınca, Cemaat seçimlerde tulum çıkarmıştı. Bu acı deneyim bize, vesayetin bölünmez bir bütün olduğunu gösteriyor. Bir vesayet kurumunda halkın egemenliği lehine yapılan reform, diğeri tarafından etkisizleştiriliyor. Örneğin AYM’nin yapısı çoğulculaşmadan, diğer kurumlarda çoğulculaşmayla sonuçlanan seçimlerin hiçbir kıymeti harbiyesi yok!

Şimdi parlamentoya düşen genellikle üç harfle anılan bu kurumları revize etmek. AYM, YSK, YÖK ve diğerleri…

Hükümet şu ilkesel yaklaşımı unutmamalı. Yeni Türkiye kavramının altı, Hükümetin YÖK gibi, yönetimini kendisine sorun olmaktan çıkarttığı üç harflilerin vesayetiyle de mücadele etmesiyle dolacak!