• 22.10.2014 00:00
  • (2379)

 Kuruluşundan itibaren Türkler bu devletten bir çektiyse Kürtler iki çekti. Kürt kimliği, solculuk ya da dindarlık “suçları” için ağırlaştırma sebebiydi.

Nihayet bu ayrımcılık 2000’li yılların ortalarından itibaren siyasal iktidar tarafından bir “sorun” olarak görüldü. Yapılan reformlarla bu halkın ve siyasilerinin gasbedilmiş pek çok hakkı iade edilmeye başlandı. Ve nihayet son 30 yılda 50 bin insanın canına mal olan savaşı bitirmek için Çözüm Süreci başlatıldı.

Elbette tüm Türkiye vatandaşları için olduğu gibi, Kürtlerin de demokrasi açısından eksiklikleri var. Ama artık bunların “eksik” olduğunu kabul eden bir devlet katı var karşımızda. Ve bu sıçrayış altın değerinde.

Gariptir, Kürtlerin en çok desteğe ihtiyaç duyduğu 2000 öncesinde ağızlarını ve kalemlerini devletin demir elini gerekçelendirmek için kullanan münevverler, “realite” tanınıp durum kısmen iyileşince makas değiştirdiler. Bu halkı, muhafazakâr iktidar karşıtlıklarını konuşturmak için bir enstrüman olarak görmeye başladılar.

Çok örnek var, biliyorsunuz. Adlarını bile anmaya değmez.

O günlerde katliamlardan, çocuk ölülerinden, boşaltılan köylerden bahsettik diye bizlere “terörist” yaftası yapıştıran bu prototip merkez medya trolleri, bugün PKK’ya “verilenler yetersiz savaşmaya devam. Lütfen” diyorlar. Barışı, Çözüm’ü savunanları “yeterince” radikal olmamakla eleştiriyorlar.

Çöp evde yaşayan hastalar gibiler. Tek dertleri evin temizleniyor olması. Bu yüzden de nefret etseler bile, evin temizlenmesini engelleme potansiyeli kimdeyse ona sarılıyorlar. Kürt, Alevi fark etmez, temizliğe gelenlerin karşısına sırtlarını tapışlayıp onları itekliyorlar.

Bilip de susan şeytandır

Bir de sicilleri bu kadar fena olmayan ancak suskunluklarıyla yukarıdakilerden farklı bir şeye hizmet etmeyenler var. Her yerdeler, akil bile olanları var.

Onları, 40 insanın öldürüldüğü bir olayla ilgili saatlerce konuşup faile dair imada bile bulunmamalarından tanıyabilirsiniz.

Çünkü barışa değil kariyerlerine hizmet ediyorlar. Anlaşılmaz, uzun, muhatabı belirsiz cümleler kuruyorlar ki, kimse kendilerine kızmasın. Ne devleti ne de Öcalan’la görüşecek muhtemel heyette yer almalarına engel olur diye çözümü açıkça sabote eden HDP yöneticilerini eleştirebiliyorlar. Çok zorda kalırlarsa, "edi bese" diyen, "yeter artık" diye haykıran savaşta yüreği kanamış acılı annelere babalara “Çık çık, milliyetçilik yapmasanız olmaz mı yani” diyorlar. Ya da gençleri sokakta ölmeye, öldürmeye gönderen siyasiler dururken, faşizmi tavuğa bile kıyamayan Yozgatlı köylünün aşağıya sarkan bıyığında arıyorlar.

İnanmazsınız, kendisi heyete seçilmedi diye, bence sürece büyük katkı yapan ve yapacak olan akillerin “dağıtılmasını” dört gözle bekleyen “aydınlar” bile tanıyorum.

Hâl budur!

Şeffaflığa her zamankinden çok ihtiyaç duyduğumuz…

Evet, yüzüp yüzüp barışın kıyısına geldiğimiz şu günlerde en çok ihtiyaç duyduğumuz süreci ve aktörlerini şeffaflaştırmak. Barış ve çözüm düşmanları her kimse maskelerini düşürmek lazım. Hatta en çok, hükümetten olsun muhalefetten olsun, elinden geldiği hâlde yapmayanı, masada başka seçmeniyle başka konuşanların...

Bu yüzden Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun 11 saat süren akiller toplantısındaki şu talebini Çözüm Süreci’nin bekası açısından çok önemsiyorum:

“Üçüncü göz, tarafsızlık yerine yanlışa yanlış demeniz ve bu işi çözme konusunda hükümetin samimiyet ve kararlığını eğer ikna olduysanız kamuoyuna anlatmanız!”

Türkiye cumhuriyeti tarihinin en büyük sivil toplumsal barış projesini, bir avuç medya soytarısının, aman başımız ağrımasın psikolojisindeki kariyeristlerin, korkakların ve halkına açıkça yalan söyleyen siyasilerin heba etmesine izin veremeyiz.

Zira bedeli ağır olur ve yine ödeyen de Türkiyelilerden başkası olmaz. Yaşadığımız onca acı deneyim şuracıkta duruyor işte.