• 11.11.2014 00:00
  • (2571)

Dün Kadın ve Demokrasi Derneği'nin (KADEM) düzenlediği "Savaşın Mağdur Ettiği Kadınlar" paneline destek vermek üzere Antep'teydik.
Etkinlikler dahilinde programlarını kente taşıyan diğer televizyoncular gibi biz de Murat Çiçek'le birlikte Günün Manşeti'ni Zeugma Müzesi'nden yaptık. Ve tabii ki, şehrin harika lokantalarında bonkörce harcadığımız zamanın diyetini havaalanı yolunda fazlasıyla ödedik.
Dönüş uçağında hostesimizin kemerlerimizle birlikte "Atatürk ilke ve inkılaplarına da bağlı olmamız gerektiğine" dair uyarısı da tatlı niyetine yüzümüzü güldürdü. Ama itiraf etmeliyim ki, pilotumuzun 10 bin feette yaptığı Atatürk'e bağlılık yemini daha etkileyiciydi.
Neyse, ağaç dalında tersten sallanıp Ata'yı anan vatandaşın ya da kara ilkokul formalarıyla Anıtkabir'e koşan 60'lık amcaların, teyzelerin yanında bu uygulamaların lafı olmaz elbette.
Kaldı ki herkes sevdiğini de istediği gibi anabilir. Ancak başkalarının da bu ritüelleri komik bulma özgürlüğü tartışılmaz. Ki bence hakikaten komikler ve pratikleriyle yüceltmek istedikleri Mustafa Kemal'i de karikatürize ediyorlar.
 
 
Ahmet Hakan'ın ürkek Kemalizmi
Dün Ahmet Hakan da köşesini 10 Kasım'a ayırmıştı. Eskiden saygı duyduğu, Atatürk'ü eleştirenlere, şimdilerde kızdığını söylüyordu. Ahmet'in bir konu hakkında hakkaniyetli davranacaksa, dünkü farklı tavrını da hatırlatma stratejisine aşinayız. Böylece tezinden dolayı kendisini eleştirecek kitlede empati uyandırmayı ve karşıt kitleyi eritmeyi amaçladığı aşikâr. 
Ne var ki Ahmet'in yazılarında bu dâhiyane piar taktikleri kadar algısına kastettiği kitlenin düzeyini de gözetmesi şart. Çünkü her şeye rağmen desteğini kaybetmemeye çalıştığı eski mahallesi, Kemalizm eleştirisini Atatürk'ün şahsından azade bir mecraya taşıyalı epey zaman oldu. Dolayısıyla, tartışma Atatürk tabusundan öte Kemalizm'in kurumsallaşmış ve kanıksanmış pratiklerine yönelik. Önce bunu ayırmak lazım. 
Ve Ahmet, "eleştirmekte ne var ki" dediğin Atatürkçülük, aslında yaygınlaştırılarak-doğallaştırılarak öylesine korunaklı kılınmış ki, sen bile yazında onun pençesine düştüğünü açık ediyorsun.
 
 
Kusura bakma ama...
 
 
Eminim şimdi "insaf, ben de mi?" diyorsun.
Kusura bakma ama... 
Örneğin yazında bir kitleyi Atatürk'ü eleştirmenin kolay olduğu dönemde eleştirel takılarak, amiyane tabirle, goygoyculuk yapmakla suçluyorsun. Ne var ki aynı yazıda, tüm güncel tartışmaları ideal bir Atatürk üzerinden yürütüyorsun.
Hadi, "Atatürk en azından saray yaptırmadı" türünden tespitini klişe bir tribünlere oynama girişimine bağlamayalım. Devletin kuruluş felsefesini ve onun kurucusunun pratiklerini, bugünü değerlendirecek bir kıstas olarak görmenin bu net ifadesine inandığını kabul edelim.
İyi de senin de bir dönem saygı duyduğun Kemalizm kritiğinin en temel ve meşru eleştirisi buna değil miydi zaten? Yani Kemalizm, bu yazındaki soruları şekillendiren mantığından farklı bir şey miydi? 
Hayır diyorsan, Sözcü'nün suçu ne arkadaşım?