• 18.11.2014 00:00
  • (2258)

 Hafta sonundan itibaren MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın İmralı ile temaslarından çıkan sevindirici haberler kamuoyunda tartışılmaya başlandı. Pervin Buldan gibi HDP’lilerin açıklamalarıyla da desteklenen iddialara göre Şubat’ta toplanacak olan PKK Kongresinde “silah bırakma kararı” alınacak. Abdullah Öcalan da tıpkı 2013 Newroz’unda yaptığı gibi, 21 Mart için bir mektup yazarak silahların bırakılması ve militanların sınır dışına çekilmesi çağırısı yapacak.

Dün de HDP İmralı Heyeti, Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ile bir araya geldi. 7-8 Ekim olayları sonrasında bile Hükümet cephesinden  “sürecin kendisine” dair zaten olumsuz bir açıklama gelmemişti. Bu yüzden görüşmenin ardından HDP heyetinden gelen açıklamaları artı olarak kaydedebiliriz.

Görüşmeden çıkan HDP Grup Başkanvekili İdris Baluken’in basınla paylaştığı açıklamalarından öne çıkan başlıklar şunlar:

Diyalog kanallarının açık olması konusunda görüş birliğine vardık.

Müzakere sürecinin hızlandırılması açısından da gerek kullanılan dil ve ortaya konuşan politikacılar açısından daha yapıcı bir şekilde devam edilmesi konusunda önemli tespitler yapıldı.

İmralı’ya gidişte bir sıkıntı yok. Diğer konularla ilgili bir sorun görünmüyor. Heyetimizin genişlemesiyle ilgili hükümet kanadında bize ifade edilen herhangi bir çekince yoktur.

Hükümetin izleme heyeti teklifiyle ilgili görüş alışverişimiz oldu. Aramızda herhangi bir çelişki yok bu konuda. Bir izleme heyetinin görev almasını çok olumlu buluyoruz.

7-8 Ekim Çözüm Süreci’ne kurşun döktü

HDP’nin çağrısıyla başlayan ve 50 kişinin hayatını kaybetmesine neden olan olayların devamındaki günlerde, atmosferin ağırlaşmasına ve taraflardan sert açıklamalar gelmesine rağmen tam olarak bu ifadeyi kullanmıştım.

7-8 Ekim’de sokakta sıkılan kurşunlar, tıpkı kötülükleri savuşturacağına inanılan kurşun dökme ritüelinde olduğu gibi, Çözüm Süreci’ne dair tehditleri savuşturmuş, “masadan kalkarız” şeklindeki argümanları da tedavülden kaldırmıştır.

Bugün gelinen noktada, özellikle İmralı ve egemen Kürt siyasal hareketinin yasal temsilcilerinden gelen olumlu açıklamaları görünce, bu öngörünün tuttuğunu sevinerek izliyorum.

Artık herkes, hangi gerekçeyle olursa olsun masayı devirmeye kalkanın, “çözümü istemediğini” deklare etmiş olacağını fark etti. Dolayısıyla yürütülen görüşmelerin, tarafların iradesinin bir tecellisinden ziyade, halkın talebi doğrultusunda üstlenilmiş ve imtina edilemeyecek bir görev olduğunu anladı.

Gölge etmemeleri sağlanmalı

Zaten Çözüm Süreci dediğimiz kavram da tam olarak böyle inişli çıkışlı bir zemini ifade ediyor. İki yılda olduğu gibi provokasyonlar hep yaşanabilir ancak önemli olan, bu girişimlerin kamuoyu tarafından sahiplenilmeyeceği noktaya ulaşmaktır. Ki artık tüm Türkiye halkı da bu noktaya geldi.

Kaldı ki bu sorunla uğraşan tek ülke biz değiliz. Britanya, İspanya ve Latin Amerika ülkelerinde bizim Çözüm Süreci’nin muadili sayılabilecek dönemler, on yılı aşkın bir zaman dilimine yayılıyor. Biz ise henüz ikinci yılda çok önemli bir aşama katettik. Sözünü ettiğim ülkelerde barışa katkı sağlamış isimler de Türkiye’nin başarısının hakkını zaten teslim ediyorlar.

Artık uyanık olmamız gereken faktörler, çözüm iradesinin taraflarından ziyade, “üçüncü gözlerdir.” Bu cephede de ABD, bazı Avrupa ülkeleri ve bölge devletlerinin yanı sıra çözümün beslendikleri statükoyu ortadan kaldırmasından ödü kopan yerel unsurlar geliyor.

Ama, sağlanan mutabakat ortamında, bu bozguncu ittifakının etkisizleştirilmesi için egemen Kürt siyasal hareketinin de hükümetin söylemlerine destek vermesi gerekiyor. Tabii ki, yerel dinamiklerle işleyen “organik” sürece “yapay” unsurların dahil edilmesi gibi önerilerini de gözden geçirmeliler. Çünkü daha çok Kandil ve HDP’den gelen bu önerilerin, “Öcalan’ın baypas edilmesini" hedeflediğine dair yorumlar giderek daha yüksek sesle dillendirilmeye başlandı.

Her şeyden önce bu destek ve öz eleştiri, barış sürecinin mayınlardan arındırılması için elzem. Ayrıca müzakere ahlakı açısından da HDP cephesinin imtina edemeyeceği bir sorumluluk.