• 2.01.2015 00:00
  • (2358)

 Aslında sıcak olan gündem değil. Bizler tartıştığımız her konuyu bugüne özgüymüş gibi konuşarak onu ısıtıyoruz. Bu yüzden de en sıradan politik mevzular bile hep “hayat memat” meselesiymiş gibi konuşuluyor.

Zaman zaman bölge kentlerinde baş gösteren ve süreklilik arz etmeyen sokak olaylarına karşı verilen tepkilere bakın. Der misiniz ki bu heyecan, 30 yıldır iç çatışmaların yaşandığı ve 50 bine yakın insanın hayatını kaybettiği Türkiye’ye ait? Sanki her birimiz dün İsviçre’den vatana dönmüş gibiyiz.

Geçenlerde arabasına bindiğim yirmili yaşlarındaki bir taksici de (Romalı değil) Cizre’de 3 kişinin hayatını kaybettiği olayları örnek gösterip “Ne hâle geldik” diye yakınıyordu.

Tespitini bir soruya dönüştürüp kendisine yönelttim.

“Neydik ne olduk?”

“Abi hiç bu kadar kötü olmamıştık ama” diye cevapladı.

“Hiç bu kadar?”

Bir anda aklım 90’lara gitti. Bölgede her gün yaşanan çatışmalarda ölen asker ve PKK’lı sayılarının âdeta bir hava durumu bülteni gibi verildiği haberleri hatırladım.

“Diyarbakır 15/8, Hakkari 20/15, Ağrı 13/3…”

Başbakanların PKK’nın 3-5 günlüğüne de olsa “ele geçirdiği” kentlerin tekrar vatan toprağına katıldığını ekranlardan müjdelemelerini ve diğerlerini…

Hiç mi?

“Sorunlar ne kadar çok iyileşme sürecine girerse, onların fenalıkları hakkındaki feryatlar da o kadar çok gürültülü olmaya başlar.”

Herber Spencer 1891 tarihli “Özgürlükten köleliğe” isimli makalesinde adıyla anılan “kanunu” böyle özetliyor. Yoksulluk, okuma yazma oranları, bebek ölümü gibi konulardan örneklerle de tezini destekleyen Spencer’a kulak verelim: “19. yüzyılın başında Britanya’da alkol tüketimi ve buna bağlı hastalıklar, suçlar tavan yapmıştı. 1880’lerde alkol tüketimi keskin bir şekilde düştü. Ancak her nasılsa Britanya’da içki kullanımına karşı kampanyalarda bir artış yaşandı. ABD’de de içki yasağına ilişkin ‘soylu deneme’ ve Britanya’daki kısıtlayıcı lisans kanunları bu iyileşme döneminde çıktı.”

Sistem değil yine kişiler ve güçler tartışması

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 19 Ocak’ta Bakanlar Kurulu’na başkanlık edeceğini açıklamasının üzerine oluşturulan atmosfer de farksız. Sanki ilk kez hükümet politikalarına müdahil olma arzusunda bir Cumhurbaşkanı ile karşı karşıyayız. Bu bakış açısıyla konu da doğal olarak “tehlikenin farkında mısınız” girizgâhlarıyla tartışılıyor.

Salı akşamı NTV’de Mehmet Barlas, Süleyman Seyfi Öğün ve Bekir Ağırdır’ın yaptıkları programda da bu konu tartışıldı.

Barlas’ın cumhuriyet tarihinden sıraladığı örnekleri dinlerken, mevzuun sistem değişikliğine işaret eden yeni bir gelişme değil, yine kişiler tartışması olduğunu gördüm.

Kuruluşundan bu yana parlamenter sistemle yönetilen “modern” Türkiye’de, cumhurbaşkanlarının hükümetlerle ve başbakanlarla ilişkisi şu an tartışılandan hiç farklı değildi.

Hatta bugün Cumhurbaşkanın garipsenen “etkinliği” 10-15 yıl bile önce o kadar fazlaydı ki, bu konu bırakın sistem değişikliği çerçevesinde tartışılmayı, “sıra dışı” olarak bile görülmüyordu.

Örneğin ilk Cumhurbaşkanı Atatürk, dış politika, ekonomi, general ve vali atamaları, eğitim politikaları dışındaki alanları (geriye ne kalıyorsa), “hükümeti kurduk, yetkilerimiz neler” diye soran “başbakanına” bırakmıştı.

DP iktidarının son yıllarında değişse de, ilk dönemde ülkenin “başkanı” Celal Bayardı.

Özal, başbakanın, “ekonomiyi artık biz yöneteceğiz” çıkışı karşısında bozulduğunu gizlemiyordu.

Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer işi, beğenmediği icraatlarından ötürü Başbakanın ve kabine üyelerinin suratına anayasa kitapçığı fırlatmaya kadar vardırmıştı.

İstesek de o ense  kararmayacak

Barlas’ın sıraladığı daha onlarca örnek var. Ama hepsinin ortak noktası şu:

Türkiye parlamenter sisteminde cumhurbaşkanları ve başbakanlar arasındaki çelişki sistem sorunu olarak değil daima kişiler ve güçler dengesi üzerinden yaşandı.

Üstelik bugünkü tartışmanın öznesi Erdoğan, ülkenin en yüksek oyuna sahip ilk seçilmiş cumhurbaşkanı… Yani mevzu Cumhurbaşkanının sistem içindeki yetki kullanma hakkının kaynağıysa, meşruiyetinin eline kimse su dökemez.

Anlıyorum, politik gündemleri “seferberlik” havasında tartışmak argümanları talileştirdiği için taraflara konfor sağlıyor. Ama inanın heyecanı başka şekilde de sağlamak mümkün.

Fakat politik aktörler ve gazeteciler hangi tartışma tercihinde karar kılarsa kılsın bu, yarının dünden daha iyi olacağı ve azalan sorunların göze batacağı gerçeğini değiştirmeyecek.

“Evrensele öğüt veren kapalılığın trajedisini” politika diye satmaya çalışanlara rağmen...

İnsanlık ailesi iyiye gidiyor, 2015 de bir öncekinden daha “iyi” olacak. Belki bu “iyilik” şimdi hissedilmeyecek. Ama dönüp bakınca heyecanımızı komik bulacağımız zamanlardan, tıpkı şimdi dünü anladığımız gibi, mutlaka görünecek.

Bol bol güleceğimiz nice yıllara...