• 11.01.2015 00:00
  • (2418)

 Çarşambadan beri Türkiye'dekiler de dahil tüm dünya televizyonları kesintisiz olarak Paris Katliamı özel yayını yapıyor.

Cuma'da ekranlarda bir araba camı sileceği, baca ve çatılardan ibaret görüntüler "uzman yorumları" izledik. Paris'ten bildiren muhabirler "bir şeyler olduğunu" düşünen izleyicilere ne olduğunu anlatamadılar belki. Ama Warhol'un "bir gün herkes 15 dakikalığına meşhur olacak" sözünün canlı kanıtı o sileceğin ve kırmızı kiremitlerin yükselişine şahitlik ettiler, yeter.
Akşam saatlerinde ise, Fransız Yeni Dalga sinemasına bir Hollywood desteği gelmiş olmalı ki aksiyon eğrisi hızla yükselmeye başladı. 12 kişinin katledildiği operasyonu MOSSAD'a taş çıkartacak şekilde kotarmış olsalar da pasaportlarını olay mahalline bırakmayı ihmal etmeyen profesyonellerin peşine düşülmüştü. Tıpkı 11 Eylül'de çifte su verilmiş çelikleri eriten ateşin içinden çıkan terörist pasaportları gibi...
Silecek ve çatıların gerçek olduğu dünyanın dört bir yanından gönderilen gazetecilerce de teyit edildiğine göre, bir markette sıkıştırılan biri kız, 25-30 yaşlarında dört gencin katliamın faili olduğu da sorgulanamazdı. ABD ve Avrupa devletleri "terörist bunlar" diyorsa, sorgulamak az gelişmiş ülkelerin geri kalmış solcularına mı düşecekti? Çok geçmeden "Charlie'yi basan 3 teröristin" ölü ele geçirildiğini izlemesek de öğrendik. Dört sivil rehinenin ölümünde becerikli Fransız gendarmerie'sinin ne kadar rolü olduğu da kadraja girmemişti. Zira yönetmen ayrıntılara takılmıyordu. Ya bu da tıpkı dünyanın gözleri önünde ve kameralar eşliğinde sıkıştırılan Boston bombacılarından birinin (yönetmen diyorsa doğrudur) kadraj dışında ölü ele geçirilmesi gibi...
Evet Charlie Katliamı'nın aynı zamanda tek canlı şahidi de olan teröristler ortadan kaldırıldığı için elimizde kocaman bir "açık uç" var. Ama bu deneysel sinema eserinin önermesi tartışılması teklif dahi edilemeyecek şekilde yerli yerinde:
"Bütün Müslümanlar olmasa da bazı Müslümanlar çok tehlikeli; o hâlde öz eleştiri şart!"
 
Akıbetine üzüldüğüm kurbanı sevmek zorunda mıyım?
 
Yo öz eleştiri derken sakın aklınıza Mathieu Kassovitz'in Fransız gettolarında itinayla suça itilen, hayatları karartılan göçmenleri anlattığı Protesto (la Haine/1995) türünden bir film gelmesin. Evet, nefret konuşulsun isteniliyor. Ama daha ziyade kışkırtıcı satirinin meşruiyeti sorgulanamaz Charlie dergisinin "özgür ve hınzır" yazarlarının hazin bireysel sonları çerçevesinde. Bu bir kent hikâyesi; kahvelerini yudumlayan ünlü, huzurlu, streil insanları konu alan. Evet evet "okuduğumuz" çağdaş batılı bireyin, aralarına sızmış hurafelerin kölesi doğuluların taassubuna karşı verdiği savaştan bir sahne çünkü.
Bu yüzden "filmle ilgili" konuşurken, bir insanın öldürülmesini tasvip etmemek gibi dillendirilmesi bile gereksiz en temel insani şerhi düşmeden cümle kuran doğulular linç ediliyor. Üstü örtülü şekilde teröre destek vermek, ifade ve düşünce özgürlüğüne karşı olmakla suçlanıyor. İşte sık sık "kayıtsız şartsız terörü lanetliyoruz" türünden buram buram kompleks kokan açıklamaların nedeni de bu entelektüel tahakküm. Kayıt ne şart ne? Oryantalistlerin, Anti İslamcıların üzerine yakıştırdığı yafta mı? İnsanın teröre, katliama zaten ne kaydı ne şerhi olabilir ki?
Ayrıca bir katliamı lanetlerken, kurbanların niteliklerinin önemi var mı? Tanınmaları, solcu ya da sağcı olmaları neyi değiştirir? Ya da öldürülmelerine karşı olmak kurbanların ideolojilerini, dünya görüşlerini kabulü de mi gerektirir?
Charlie'nin yayınlarını pek çok liberal ve solcu Fransız gibi "tersinden ırkçı, ayrımcı bulan" bir Müslüman ya da doğulu, derginin yazarlarının öldürülmesini lanetlemeden önce fikrini de değiştirmek, hiç olmazsa gizlemek zorunda mıdır?
Aynen öyle olmalıdır! Aksi takdirde, bu filmin de hedeflediği katarsis yara alır. Batıda yükselen ırkçılık, İslam ve göçmen karşıtlığı da konuşulmaya başlanır. Farklı dinleri ve etnik grupları şeytanileştirdiği halde sahip olduğu kültürel hegemonya sayesinde hâlâ "çiçek çocuğu" kalmayı başaran Avrupa hümanizminin simleri dökülür.
 
 
Dünyada mizah kadar yakıcı olabilir
 
Facebook'taki bir arkadaşımın dediği gibi güç asimetrisini hesaba katmayan bir "freedom of speech" (ifade özgürlüğü) tartışmasını yalnızca az düşünülmüş ve çocukça değil, tehlikeli de buluyorum.
Katliamın ardından Charlie'nin ürünlerini çoğaltmanın, bir saygıdan ziyade kutsallaştırma tehlikesini barındırdığını yazan Arthur Goldhammer da Al Jazeera'deki makalesinde bu durumu şöyle ifade ediyor:
"Bu trajik olayın yasını tutarken, Charlie Hebdo'nun yaptığı mizah türünün şoke edici, müstehcen ve gücendirici olduğunu, zira son saldırının da açıkça gösterdiği üzere dünyanın da aynen böyle şoke edici, müstehcen ve gücendirici bir yer olduğunu unutmamak gerek."
Sözü edilen tehlike, karşılık olarak şiddet görme değil. Tercih edilen yöntemle bizzat korunmaya ve geliştirilmeye çalışıldığı söylenen özgürlüklerin amorflaştırılması ve karşıtına dönüşmesi.
Charlie'nin yayınlarına karşı yalnızca Müslüman derneklerin değil, Yahudilerin ve diğer dinî grupların açtığı davaların sadece "alınganlıktan" ve yobazlıktan olduğunu iddia edemeyiz değil mi? Derginin aşağılayıcı ve ötekileştirici mizah ürünlerinin, Fransa ve tüm Avrupa'da yükselen Anti İslam ya da Anti Semitist hareketlere etkisini neden göz ardı edecekmişiz?
 
2000 Nijeryalı sinek mi?
 
Kaldı ki yeryüzünde hangi ideoloji, din ya da grup böylesine sınırsız bir ifade özgürlüğünü her şartta kaldırabilir?
Örneğin Charlie dergisi önümüzdeki haftalarda şu çelişkiyi kapaktan görebilir mi? Paris'te 12 kişinin öldürülmesi beş gün dünyanın tüm televizyonlarında kesintisiz canlı yayınlarla verilecek. Fakat aynı gün Boko Haram örgütünün katlettiği çoluk çocuk, kadın, yaşlı 2000 Nijeryalıya sinek muamelesi yapılacak. Haber bültenleri 1 dk bile yer almayacaklar. Dünyanın dört bir yanından Paris'e muhabir gönderilirken, Nijerya'daki katliamla ilgili ajans haberleri dahi kullanılmayacak. 12 batılı cesedinin 2000 doğulunun cesedinden daha büyük olmasının sefaletini, katledilen Charlie yazarlarının hatırası çiğnenerek anlatabilecek bir mizahı, bugün eline "Ben Charliyim" dövizi alanlar kaldırabilir mi? Muhtemelen, 1 Kasım 1970'te 146 kişinin öldüğü Fransa'daki bir gece kulübü yangınını hicvettikleri zaman olanlar olur. Tepkiler üzerine Hara-Kiri adını değiştirmek zorunda kaldıkları gibi, Charlie yayınına kısa bir ara verir. Düşünmesi bile rahatsız etti değil mi? E hani en ağır şekilde rahatsızlık verme özgürlüğünü savunmuyor muyduk?
Hukukun verdiği idam cezaları da dahil olmak üzere, herhangi bir görüş, ideoloji ya da eylemin karşılığının cinayet olamayacağını savunurum. Dolayısıyla dinlerin, ideolojilerin, örgütlerin ve devletlerin yaptırımları karşısında bireyin yaşam hakkını öncülerim. Ancak bu insani perspektifim Avrupa'nın ortasında faşizan göçmen politikaları altında tecrit edilmiş, yoksullaştırılmış insanların tek sığınaklarının, yaşama tutundukları dalların şımarıkça aşağılanmasını "ifade özgürlüğü" adına sahiplenmemi asla içermez.
Milyarlarca insana ulaşan ve ekibinin muhtemelen şimdi "ama çekimlerde çok eğlendik" dediği b sınıfıfilmlerden etkilenecek yaşı da çoktan geçtim