• 22.03.2011 00:00
  • (2973)

Yaygın internet ağı ve vb. araçlar sayesinde mekân ve zaman kısıtlayıcılarından kurtulan enformasyon akışı yalnızca sermayeyi değil, demokrasi talebini ve enternasyonalist dayanışmayı da özgürleştirdi.

Ancak bu yoğun akışın yarattığı güvensizlik nedeniyle oluşan komplo teorisi fırtınası ciddi bir yan etki olarak belirdi.

Ciddi, çünkü manipüle edilmiş bilgilerin de en az gerçekleri kadar kolay iletilebildiği günümüzde şüpheciliğin vardığı boyut, kanıtları, tanıkları ve itirafları şuracıkta duran Musevi Soykırımı’nın bile aslında olmadığı türünden uç noktalara ulaşmış durumda.

Komplo teorileri daha çok uzun süreli politik, ekonomik veya ahlaki çöküntü yaşayan veya kendilerine karşı önemli bir tehdit yöneldiğini düşünen toplumlarda kabul görüyor.

Ayrıca küreselleşmenin, yerele çakılı kalmış ideolojilerle henüz başlarında olduğumuz “yeni çağı” okumaya çalışan insanlar üzerinde yarattığı “varoluşsal emniyetsizlik” de sisler arasındaki arayışta komplo teorilerini en kolay ulaşılan teselli mertebesine yükseltiyor.

Bu kolektif paranoyanın izlerini, Diktatör Kaddafi demokratikleşme, özgürlük ve şeffaflaşma gibi naif taleplerle sokağa çıkan halkına savaş ilan etmişken, katliamları anbean canlı olarak dünyaya ulaşırken, uluslararası toplumun müdahalesinin altında buzağı arayanlarda da görüyoruz.

Yeterlilikleri eleştirilse de BM’nin ve NATO’nun Bosna’ya, Kosova’ya, Darfur’a müdahalelerini göz ardı edip, yalnızca Irak örneğinin karanlık safhalarından yola çıkılarak kurulan analojik kıyaslamalarla emperyalist batı umacısı taşlanıyor. Kahvehane sohbetlerindeki “Petroldür ağabey petrol” nidaları “size stratejist diyebilir miyiz abi ve ablalarca” medyada dillendiriliyor.

Chavez’inden, Ahmedinejad’ına üçüncü dünyanın otuz iki kısım tekmili birden neandertalleri faşist Kaddafi’nin yanında saf tuttular bile.

Hâlâ kapitalizmin bilgi çağı öncesindeki tekelci niteliği üzerinden yürüyorlar. Bir dönem sırf Halepçe’de çoluk çocuk 5000 Kürdü gazlayan Saddam’ı “yerli malı haftası kafasıyla” kahraman ilan ettikleri gibi, şimdi de Kaddafi’nin yeşil kitabında boncuk avındalar.

Ama’lı cümlelerle söze başlayan, daha aklıselim ve iyi niyetli bir noktada duran kesimlerin “bilmiyorum artık niye” şeklinde okunabilecek göz kırpmaları da ne yazık ki komplo teorilerden fazlasıyla nasibini almış durumda.

Örneğin STV Ankara Temsilcisi Abdullah Abdülkadiroğlu geçenlerde Britanya ordusunun bir yıl önce 200 bin çöl botu siparişi verdiğini hatırlattı. Doğru olabilir elbette. Ancak bu bilginin, Tunus, Yemen, Mısır ve Libya’daki halk hareketlerinin batının bir komplosu olduğu dair “müthiş bir kanıt” olarak okunması gerektiğine katılmıyorum. Bu zor çıkarsama yerine daha basit ve göz önünde olanı, Britanya dış politikası ve istihbaratının ta ikinci dünya savaşında bile pek çok örneğine rastladığımız başarılı çalışmalarını hatırlıyorum, o kadar.

Ama depremi bile bir gün sonra haber alan hantal bir devlet organizasyonun vatandaşları olan bizler için, dünyadaki hareketlilikleri stetoskop hassasiyetiyle ölçen ve olası sonuçlara dair projeksiyonlar çizen zengin ve güçlü devletlerin bu gibi hazırlıklarının şaşırtıcı olmasına şaşırmıyorum elbette.

Başta bilişim teknolojisi olmak üzere katma değer üreten yatırımları sayesinde elde ettiği kemiksiz ve dertsiz servetiyle, alayı ‘Hollanda Sendromu’ndan mustarip doğal zenginliğe sahip ülkeleri medeni şekilde sömüren batının, açık işgal gibi başa bela yolları tercih etmeyen yeni konseptini artık biz muhaliflerin de görmesi gerekiyor.

Yeni bin yılın dilini öğrenmeyi ve konuşmayı reddedip işin kolayına kaçtıkça, komplo teorilerin dehlizlerinde dolandıkça inanın kolay lokma oluyoruz.

Haklısınız durum acil. Ama kahrolsun emperyalizm diye bağırmakla ya da batının gücünü tartışmasız hale getirdiğimizi fark etmeden dillendirdiğimiz komplo teorileriyle ne arada kalan Libyalılara ne de yeni katliamlara engel olmak mümkün.

Tehdit değiştiyse, tesbit, önlem ve tepki de değişmeli.

Yerine şimdilik başka bir alternatif koyamadığımız uluslararası toplumun elzem müdahalelerine ilerleyen miyobumuz karşısında artık kifayetsiz kalan gözlüklerimizi çıkararak bakmalıyız.

Şimdilerde bir ritüele dönüşen tel’in aktivistliğinden, koalisyon güçlerinin karar mercilerine hava harekâtının Paris’te yapılıyormuş gibi azami hassasiyetle sürdürülmesi gerektiği mesajını güçlü bir şekilde iletmek için kamuoyu yaratma noktasına varmalıyız.

Türkiye hükümetini de sürece sivil ölümlerine aşırı hassasiyet gösteren insani müdahale (humanitarian intervention) noktasında katılması için iteklemeliyiz. İslam faktörü ve tarihi nedenlerle Arap coğrafyasında daha insani refleksler göstermesini beklediğimiz Türkiye bu müdahalede etkili bir tampon olacaktır.

Biliyorum bu dil daha az “janjanlı.” Hatta bu taleplerle sokağa çıksanız, yazı yazsanız size devrimci bile demezler.

Ama kayıplar havuzundan bir çocuğu çekip almak mümkünken, desinler diye, modern çağın çileciliğinin risksiz sığ sularında sırt üstü yatıp umacılara küfretmek de olmaz ki kardeşim!

[email protected]