• 26.04.2011 00:00
  • (3015)

Bayramlar seyranlar hele hele resmîleri hiç umurumda değil. Ama gündüzki oturumda başörtülü Sayıştay üyesi Nejla Eroğlu’nun oturmaya hakkı olduğu halde locadan çıkartılması skandalının izlerini sürmek üzere Meclis’teki 23 Nisan Resepsiyonu’na gittim.

Güzel güzel yenildi içildi ama baktım ki kimse oralı değil.

Ertesi gün de beklediğim üzere muhafazakâr basında tık yoktu. Merkez medya ise mevzuu işlemişti ama tahmin edeceğiniz üzere “bu ne cüret” edasıyla.


Sözcü ise yine en uçtaydı: “Eroğlu’nun türbanıyla bürokratlara ayrılan bölüme oturması paniğe neden oldu!”

Panik! “Meclis’te bir türbanlı gördüm sanki, evet evet gördüm...”

İş yine bize düşmüştü. Pazar günü skandalı sürmanşetten gördü Taraf. Dün de yine, skandalın, üstü öyle kolayca örtülebilecek bir protokol krizi olmadığı yönündeki ayrıntılarla beslenen haberimiz gazetenin en tepesindeydi.

Atlanacak bir haber değildi. Zira fotoğraflardan ve Meclis çalışanlarının beyanatlarından da anlaşıldığı üzere, yüksek yargı üyelerine ayrılan locadan bir örtülü kadın Sayıştay üyesi çıkartılıyordu ama orada protokol gereği yeri olmayan Meclis bürokratları, mesela Kemal Öztürk, mesela Erbay Kücet’e dokunulmuyordu.

Haberimiz üzerine Meclis Başkanlığı’ndan zevahiri kurtarmak için yapılan “Kemal Öztürk’ün yeri orasıydı” türünden açıklamanın, “Eroğlu’nun niçin orada olamayacağı” sorumuza yanıt niteliği taşıyıp taşımadığını da sizlerin vicdanına bırakıyorum.

“Eroğlu kimliğini ibraz etseydi sorun olmazdı” bahanesi ise daha vahim. Çünkü bizler “Niçin yalnızca başörtülüler kimlik ibraz etmek zorunda, bu hassasiyetin nedeni ne” diye soruyoruz.

Başörtüsü konusunda özür beklerken bahane üreten bir AKP...

Evet, bence de renksiz, tatsız, tuzsuz ve totalde hiçbir şey söylemeyen resmî açıklamaları geçelim. Pazar günü konuştuğum Has-Parti Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’un da vurguladığı gibi, “28 Şubat günlerinde miyiz ki, çoğunluğunu oluşturduğunuz parlamentoda bile temsilcisi olduğunuz halk adına muktedir olamıyorsunuz” demekle yetinelim.

İki gündür özellikle muhafazakâr camiadan okurların olaya hayret eden mesajlarını okuyorum. Soruyorlar:

“Konuya duyarlı olmasını beklediğimiz hükümet ve basın niçin tepkisiz”

Haksızlar mı?

Ama bu sessizlik yalnızca Eroğlu olayıyla sınırlı, bugüne ait bir tavır değil. Reform otobanında hız yapan AKP’nin, zaman zaman girdiği güvenlik şeridinde ilerlemenin konforuna kapılmasının son örneği.

AKP, en sağda yer alan kesimlerin bile artık çok da açıktan muhalefet etmediği, üzerinde büyük oranda konsensüs sağlanan konularda bile ürkek davranıyor.

Dün Neşe Düzel’in Taraf’taki röportajında da vardı. AKP Sayıştay’ın denetim alanını genişletmiyor ama Sayıştay üyelerinin kılık kıyafetinin işgüzar denetiminin genişletilmesini bahanelerle geçiştiriyor.

Oy oranını büyük kısmını TSK mensuplarından, asker ailelerinden ve ordu muhiplerinden alan CHP bile ombudsman yasasının askerî faaliyetleri de kapsamasından yana olduğunu söylüyor. AKP ise “sonra sonra” diye öteliyor.

Vicdani redde dahi el atacak gibi yapan hükümetin zorunlu askerlik, görev süresinin kısaltılması, bedelli gibi konularda da CHP’nin bile gerisine düştüğüne şahit oluyoruz.

Başbakan’ın 2005 yılında Diyarbakır’da büyük bir cesaret göstererek tanıdığını ve çözümü için çırpınacağını söylediği Kürt sorunu konusunda bugün geldiği nokta ise “Kürt sorunu yoktur, Kürt vatandaşlarımızın bazı sorunları vardır, o kadar.”

AB üyeliğine dair isteksizlikleri, ha denilse açılacak fasıllar için adım atmamaları da malumunuz.

Liste uzar da uzar.

Başbakan, partisinin attığı cesur reform adımlarını kıvırmadan alkışlayan, muhalefeti siyasal iktidara çemkirmeye indirgemeyen komplekssiz solcuların, liberallerin, ülkedeki reform sürecinin sekteye uğramasından kaygılanıp yaptıkları uyarılardan pek hoşlanmıyor, biliyoruz.

Ama Başbakan da şunu bilmeli ki, bizler söylesek de söylemesek de, artık demokratikleşen refleksleriyle AKP’nin fersah fersah önüne geçen mütedeyyin tabanı bile, MHP ile girilen milliyetçilik yarışından, müesses nizamla flörtten son derece rahatsız.

Örneğin AKP resmî söylemine azıcık sitem etti diye gazetesinden ayrılmak zorunda kaldığını bildiğimiz (kendisinin bu yönde bir beyanatı olmadığını söylemeliyim) namuslu aydınlardan Hidayet Şefkatli Tuksal’ın sorduğu şu soru, balçıkla sıvanmıyor artık:

“Başörtüsü sorunuyla ilgili BM gibi kuruluşların hükümetin bu sorunu kadına karşı ayrımcılık çerçevesinde ele alıp çözmesi yönünde tavsiyeleri var. E genişçe bir kamuoyunun talep ve beklentileri de ortada. Çözülmesine artık kimsenin karşı çıkmadığı, üniversitelerdeki başörtüsü sorununda bile fiili çözümle yetiniliyor? Peki, bunca iç ve dış desteğe rağmen hükümet bu kartları niçin kullanmıyor?”

AKP halk kendisini üçüncü dönemde iktidara getireceğinden emin. Gidişat da bu yönde. Ancak seçmenin teveccühünde AKP’nin merkezin değil, reformun merkezinin partisi olması umudunun etkili olduğunu artık anlamalılar.

Ahaliyi sükûtu hayale uğratan “öncekiler” gibi, makul muhalefetin sığ sularında kulaç atmaktaki ısrarınızı sürdürürseniz, değil 2023’e dek heyecan yaratmak, erken seçimsiz 2013’e bile zor varırsınız.


[email protected]