• 3.05.2011 00:00
  • (2822)

Cumartesi akşamı birkaç arkadaşımla Ankara’nın pek revaçta olan bir barında sohbet ediyoruz. Mekândaki alkol seviyesi tavan yapmış durumda. Birden ortalık hareketleniyor. Alkışlar, ıslıklar birbirine karışıyor. Herhalde birinin doğum günü diyoruz.

Derken hep bir ağızdan söylenen “Çav Bela”yı işitince doğum günü çocuğu “Devrimci bir kardeşimiz olmalı” diye söyleniyoruz. Nihayet tekilalar martinilerle tokuşturulduktan sonra “Yaşasın 1 Mayıs” sloganları atılmaya başlayınca nümayişin hikmetine varıyoruz.

Bonaparteların “kültürel ve politik genetiğinden” yola çıkarak kapitalizmin liberal demokrasiye yaklaşımının pek de matah bir şey olmadığını savlayan Marx, küçük burjuvaların Ankara’nın en zengin semtindeki bir bardan, ertesi günkü İşçi Bayramı’na çaktıkları bu selama şahit olsa “Pıst numara yapmayın” der miydi acaba diye düşünüyorum.

Düşünüyorum diyorum ama aslına bakarsanız bu kıyas, espri üretmenin dışında hiçbir faydası ve gerçekliği olmayan zihinsel bir etkinlik.

Zira tıpkı karşınızdaki kişinin solunun sizin sağınıza denk gelmesi gibi, ideal bir sol tanımına varmak belki de mümkün değil.

Ermeni Soykırımı’nı ananları tel’in etmek için Taksim’e akın eden ve efsane komünistlerden Hikmet Kıvılcımlı’nın mirasına sahip çıktıklarını söyleyen Türkiye Halkın Kurtuluş Partisi de pekâlâ solda konumlandırılabilir. Söz konusu partinin faşizan söylemelerinin olması, Tıpkı Stalin ya da Pol Pot gibi, onu soldan aforoz etmeye yetmez.

Kabul etmek zorundayız, cevap niteliği taşısın ya da taşımasın bugün “Hangi sol” sorusuna verilebilecek tek yanıtımız “O da sol bu da...”

Halil Berktay birkaç haftadır zaman zaman çoğumuzun düştüğü bu romantizm batağına dair muhteşem eleştirilerde bulunuyor.

Ancak ideal bir sol arayışının groteskliğinden, yeni bin yılın değerlerine uyumlu, komplekse kapılmadan reddi miras yapabilen solun yeni bir varyasyonunun olanaksız olduğu sonucuna varanlardan da değilim.

Berktay’ın sonuna kadar katıldığım tesbitlerinin benim için önemi, Fransız Devrimi sonrası literatürde çokça yer kaplayan bu kavramın Marksizm temelinde arî bir halinin bulunduğu ve zamanla “kirletildiği”, başkalaştırıldığı şeklindeki ön kabulle girişilen her tesbit ve eleştirinin, şiarı değişim olan solu bugünün gerçekliğinden soyutlaması noktasında.

Dolaysıyla, bugün Türkiye’deki ulusalcı, Kemalist vs. sola karşı eleştirilerin, Muhammed Peygamber’in ardından kabul gören bazı uygulamaları sapma olarak yorumlayan radikaller gibi, Marx’la başlayan ve Lenin’le devam eden sosyalizmin “asrısaadet” devriyle değil, yeni bin yılın evrensel değerleri, pratikleri ve gereklilikleri üzerinden yapılması gerektiğini düşünüyorum.

Öyle ya, bugün katı bir anti-emperyalizm vurgusuyla karşılaştığımda, Lenin’in emperyalizm teorisiyle uyumlu diye kabul edecek değilim ya. Beni ilgilendiren bu kavramının şimdiki formu ve işlevidir.

Bu yaklaşım yeni sola müthiş bir hareket alanı sağlayabilir.

Örneğin Türkiye’de liberal bir solun temellerini atmaya çalışan, ancak demokrat dindarlar gibi, ülke nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturan ve bu açıdan bir siyasi parti için olmazsa olmaz kesimlere yönelik politikalar üretirken sürekli savunma halinde olan solcuları rahatlatabilir.

Ya da programlarında, vicdanlı bir serbest piyasa ekonomisine dair olumlu kelam ederken bile Marx’ın hayaleti gece uykularına girenleri, tıpkı temellerindeki Marksizm’in sınırlandırıcı etkisinden göreceli olarak yakasını sıyırıp özgürleşen Avrupa sosyal demokratları gibi, marjinal romantizmin cenderesinden kurtarıp bugünün gerçekliğine terfi ettirebilir.

Liste uzar gider. Gerisini siz getirin.


Hem o hayalet de sola musallat oldu artık


Komünist Manifesto’ya “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor” sözleriyle başlayan Marx’ın öngörüsünde yanılmadığına başka bir açıdan bir kez daha şahit olduk aslında. 1 Mayıs’ta çoğunuz alanlardaydınız ya da mitinglerin görüntülerini ekranlardan izlediniz. Kortejlerde taşınan pankartlar, dövizler ve atılan sloganlar hep o hayaletlere dair değil miydi?

Peki, sizce bu hayalet kapitalizmi korkutuyor mudur? Bence bu haliyle daha çok güldürüyordur.

O halde tez elden kurtulmamız gereken bir yük olan ve ancak B sınıfı korku filmlerine senaryo olabilecek bu gerilim hikâyeleriyle dolu tarihten geleceğe bir dönüş yapmak gerekmiyor mu?

İroniktir, Marx’ın bizzat kendisi de bu öneride bulunuyor.

Çağdaşlarına, solun özgürce söz üretebilmesinin ve yeniçağın insanlarıyla diyaloga geçebilmesinin ancak “İçine doğulan dilin unutulmasıyla, yeni dilin ruhu ele geçirebilmesine izin verilmesiyle” mümkün olacağını öğütlüyor.

Eşitlik, özgürlük ve adalet temelinde yükselen yeni bir sol tahayyülünün Türkiye’de de etkin bir denge unsuru olması, eskiye dair inadından kurtulup yükselmesi için artık “ölülerin kendi ölülerini kaldırmalarına” müsaade etmek şart.

Huzur Cürette!

[email protected]