• 9.09.2011 00:00
  • (4133)

Somut örnekler vermek dışında, tipik örneğini geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Mihri Belli’nin MDD tezinde gördüğümüz, muhalefetin ideolojisinin ve pratiklerinin sistem tarafından manipüle edilmesi gerçeği üzerinde çok durulmadı.

Bu nokta bence çok önemli. Zira mevzu yalnızca yakın tarihin muhasebesiyle sınırlı değil. Bu amorf muhalefet algısı, sürüye dâhil olamayan bir grup muhalifin bile, son birkaç yıldaki sağlıklı tutumlarını sorgular hale gelmelerinde etkili oldu.

Rejimin adeta ideolojik bir aygıtı olarak misyonunu yerine getiren yılların muhalefetine, kum havuzunun dışında bir mücadelenin mümkün olduğunu söyleyerek alternatif oluşturanlar, yoğun psikolojik saldırılardan olsa gerek, bu arkaiklerle benzer söylemler kurmaya başladılar.

Demokratikleşme ve reform talep eden özgürlükçü perspektifin önemli aktörleri, siyasal iktidara yakın duran kesimlerin ne kadar da yandaş olduğu tesbiti üzerinden, sivillerin yanlış icraatlarını vesayet rejiminin edimleriyle simetrik bir düzlemde eşitleyerek ürkek nizam muhiplerine yedekleniyorlar.

Biraz somuta indirgeyerek açalım. Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir siyasal iktidar, ceberut rejimin kodlarıyla oynamaya başladı. Amentü kabul edilen, tartışması teklif dahi edilemeyen paradigmaları halk nezdinde bir bir sorgulanır hale getirdi. Daha önceki iktidarlarda olduğu gibi, yalnızca arka bahçesinin ideolojisine saplanıp kalmadı. Azınlıkların el konulan mallarını iade etti, ağır aksak da olsa Alevi açılımına soyundu, Kürt açılımına meyletti vs.

Bunun karşısında geleneksel yöntemleri ve söylemleri hatim etmeyi ‘devrimcilik’ belleyen muhalefet, değişim iradesi bir devrimle değil, sandıktan geldiği için afalladı. Üstelik bu hareketin motor gücü, alışılageldiği üzere “işçi sınıfının ideolojisini yapacak kentli küçük burjuvalar” değil “çevredeki” taşralı mütedeyyinlerdi. Ve her şeyden önemlisi bu iktidar “renksizdi”. Bu nedenle de daha öncekilerden çok ama çok tehlikeliydi.

O halde dün oligarşinin açık faşizmine karşı verilen mücadele, bugün Türkiye halkının yarısının desteğini alsa da “halk iktidara gelmediği” için sivil iktidara yöneltilmeliydi.

Öyle ya, askerî vesayet gerilemiş, sivil irade güç kazanmaya başlamış olsa da neticede sosyalist bir devrim olmamıştı. İktidar alınamamıştı ve mücadele, koşullar her ne kadar uygun olsa da somut kazanımlar ve reformlar için değil yine devrime odaklanmalıydı.

Çünkü gerçekleştirilen reformlar, dünün talepleriyle uyum sağlasa da, atılan adımlar son tahlilde suni dengenin devamını sağlayacak bir hava deliği niteliğindeydi. Zaten demokratikleşme de çelişkilerin keskinleşmesinin ve safların sıklaşmasının önünde kuzu postuna bürünmüş kurttan başka neydi ki?

“Tamam o zaman” deyip dağılmayacağız elbette. Kargadan başka kuş olduğu gibi, iktidarı yegâne amaç olarak gören jakoben usullerden azade devrimci bir muhalefet de mümkün çünkü.

Âlâsıyla da yapıyoruz zaten. İllaki jakobenlerin sırtımızı sıvazlaması mı gerekiyor?

Yeri geldiğinde komplekse kapılmadan istediklerimizi alınca alkışladık. Polis terörüne, işkenceye, Kürt sorununda askerî çözüme dair el mecbur kararlara, demokratikleşme adımlarının ürkekliğine, yargı reformunda eskinin alışkanlığıyla dokunulamayan bürokrasi hâkimiyetine, Deniz Feneri skandalına, keyfî içki yasaklarına, heykel inadına... karşı ise en sert muhalefeti yaptık.

E bir de bunu yaparken, sivil vesayet paranoyasına onay vermek ya da iktidarın mutlaka el değiştirmesi gerektiğini savunmak zorunda mıyız?

İşin bu boyutundan bize ne?

İktidarın, sorunlara, insanlığın ortak birikim olan evrensel değerlerle uyumlu siyasi çözümler bulan teknik bir araç olduğu yaklaşımı bence bugünün devrimci muhalefetinin temel ekseni olmalı.

Tüm muhalefetini, yaşamı kolaylaştırmak ve düzenlemek için yalnızca zorunlu bir araç olan iktidarın sosyalistinin ya da başka bir tür idealinin kurulmasına kanalize etmek, insanlığın modern bir çileciliğe mahkûm ediyor. Ütopik olduğu için de siyaset kurumunu olanaksızlaştırıyor, değersizleştiriyor ve askerî vesayet gibi demokrasi dışı alternatiflerin bu devirde bile geçer akçe olmasının yolunu açıyor.

O halde kasmayın sevgili dostlarım. Hep eleştirmek ya da hep güzelleme yapmak bir yana, üç övüp bir yermek gibi bir kural falan da yok.

Çünkü o yalnızca “var”; daha hangi “kutlu doğumunu” bekliyoruz. Üstelik “büyüttükçe” de biz küçülüyoruz. ”Tıpkı Hoelderlin’in dediği gibi:

“Devleti cehennem haline getiren şey, insanın onu cennet haline getirmeye kalkışması.”


meliha[email protected]