• 25.10.2011 00:00
  • (4267)

 Pazar sabahı, MEMUR-SEN’in Ankara’da düzenlediği Anayasa paneline yetişmek için üç dört saatlik uykuyla yetinip 6:00’da uyandım. Apar topar Atatürk Havalimanı’na koştum.

Öyle ya, geç kalsam, ellerindeki programda adımı gören aralarında ta yurtdışından gelenlerin de olduğu katılımcılara ayıp olurdu değil mi?

Mümtaz’er Türköne, Mehmet Altan, Mahmut Övür ve Vedat Bilgin de etkinliğin düzenleneceği TOBB’a vaktinde gelmişlerdi.

Ama ne fayda! Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay ve Çalışma Bakanı Faruk Çelik toplantıyı “onurlandırdıklarından” panelin programının çöp tenekesini boylamasında bir sakınca yoktu. Bizler bekleyebilirdik. Salonu dolduran dinleyiciler zaten bekleyebilirlerdi.

İki saatlik gecikmeyle de olsa nihayet sıra bize geldi.

Tercümanımız Mehmet Altan oldu. “Daha zamanında bir panel düzenleyemiyoruz, yeni anayasayı nasıl yapacağız” diyerek söze başlayan Altan kısa konuştu. Çünkü vakit demokrasiydi ve programını, programa göre yapmıştı, uçağını kaçırmaması gerekiyordu. Mahmut Övür de kısa kesip gitti.

“Yüzyılın ilk anayasal meydan okuması” ve “yeni bir sayfa açıyoruz” gibi iddialı mottoların dört bir yanı süslediği salondaki konuşma sıram elbette en sondaydı. Programda olmasalar bile protokol gereği vekillerim sıramı alacak, büyükler meramlarını anlatacak, ülkenin çoğunluğunu oluşturan gençlerden biri olan bendeniz ise paşa paşa sondaki sıramı bekleyecektim.

Burada neyi eleştiriyorsam, ne yazıyorsam orada da söyledim elbette. Epey de alkış aldık. Ama korkarım ki, hem Mehmet Abi’nin hem de benim sözlerim, eskinin zihniyetine dair yapısal bir eleştiri olarak değil, panele renk getiren “samimi performanslar” olarak algılandı.

Zira bir yetkili ya da talepleri üzerine oylarımızla bizler için anayasa yapmaya memur ettiğimiz siyasetçilerin biri de çıkıp “hakikaten ya, dinleyicilerden özür dileriz” falan demeye gerek görmedi.

Hatta Bilgin, “Derdimiz siyasetin itibarı, siyasetçilerin köhnemiş protokol teamüllerinin bekası değil ki” şeklindeki tepkim üzerine düzeltse de, Mehmet Altan’ın eleştirel konuşmasının tarihinde idamlar olan, örselenmiş siyaset kurumuna haksızlık olduğunu bile söyledi.

Bekletilmiş olmamız kişisel bir problem değil elbette. Ankara’nın “eskiye” ait teamülleriyle yeni anayasa yapmanın ne kadar mümkün olabileceğine dair kaygılarımı derinleştiren bu tablonun yegâne sorumlusu da MEMUR-SEN değil kuşkusuz. Kaldı ki, panelin aralarında yanımıza gelip sürece son derce umut verici yenilikçi görüşlerini paylaşan sendikacıları dinledikçe bir şeylerin ciddi ciddi değişemeye başlayacağına dair inancım daha da arttı.

Ne var ki darbecilerin bile “darbeciliği abesle iştigal saydıkları” şerhini düşmeden konuşamadıkları bu bahar havasında her şey söylenenlerden ibaret değil. Eskinin zihniyeti yeniden üreten ya da yavaş yavaş yenilenmiş bir statüko yaratması kaçınılmaz pratiklerin kodlarını da tartışmaya açmamız gerekiyor.

Darbecilere ve yılarca onların zihniyetine amade olan devletin ideolojik aygıtı konumundaki siyasi partilere lanetler yağdıracaksın, “yeter söz milletindir” diyeceksin ama yola yine onların siyasi kültürünün pratikleriyle koyulacaksın.

Elbette bugün siyasi aktörleri gökten zembille inmedi, eskinin içinden geliyorlar. Tamam anladık, değişim de ha deyince olmuyor. Ama nereye kadar?

Yeni Türkiye’nin gençleri, yazarları, aydınları, sendikacıları, genç vekilleri bile bu kadar aklı başında, makul oldukça, teamülperver hareket ettikçe, çıkıntılık yapmadıkça reform süreci nasıl sıçrama yapacak?

Soyunduğumuz yeni anayasa nasıl “yeni” olacak? Sevgili Osman Can’ın dediği gibi, bugünün “araçlarıyla” hazırlanacak geleceğin Türkiye’sinin yeni anayasası “geçmişin gelecekteki rekonstrüksiyonu” olmayacak mı?

Dünün baş belası mirasını topyekûn reddetmek için, memurluğu işyerinde bırakan sendikacılar, eskinin köhnemişliğine gerektiğinde “terbiyesizlik” edebilen barut gibi gençler, “deli” akademisyenler, siyasi partilere akreditasyonu umursamayan gazeteciler lazım bize.

Daha kafamızdaki devrim manifestosunun “sayın bakanım, sayın başkanım” şeklindeki dibacesini değiştirmeye cesaret edemedikçe, ister Anayasa’nın girişini silelim, isterse ilk üç maddesini değiştirmeyi teklif dahi edelim, o anayasa yeni falan olmayacak dostlarım.

Her derde deva görülen ve güncel siyasete dair atılması gereken, kapıya dayanan reform adımlarının ötelenmesi için kullanılmaya başlanan “yeni” anayasa vaadinin başındaki sıfatın hakkını verebilmesi için cüret, biraz daha cüret.

***


NOT:
 Onlarca vatandaşımızın hayatını kaybettiği Van depremi sonrası içte ve dışta sergilenen dayanışma takdire şayandı. Tabii bir de Vanlı kardeşlerimizi terörist ilan eden, yardımları “lütuf” olarak değerlendiren atv programcısı Müge Anlı ve türevleri var. Hakaret davasından falan korktuğum için değil, kendisine sıfatı yakıştırsam, kafamdaki “kötülere” haksızlık yapmış olacağım için susuyorum. Ama bir bedeli olmalı değil mi?


[email protected]