• 10.01.2012 00:00
  • (3628)

 Tabii, Fikret Bila’nın ve ifadesine başlarken kendisinin de hatırlattığı gibi tutuklanan boru değil, “TC’nin 26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ” idi. Ona göreydi.

Özellikle Uludere sonrası, hükümetin bu konudaki politikalarını eleştiren demokratlara çakıp AK Parti’ye desteklerini sunarak onu statükonun dümen suyuna çekmeye çalışan ulusalcılar, milliyetçiler yeni stratejilerini bu tutuklama sonrasında da devam ettirdiler.

Şimdiki sakızları, “demokratların, liberallerin olası bir bölgesel savaşın eşiğinde, hükümetle askerin arasını açmaya çalıştığı” teranesi.

Aklıma Öcalan’ın “AKP askerle aramı açıyor” açıklamaları geliyor ister istemez.

AK Parti’nin bazı kurmaylarıysa, bu güruhun “Askerî bürokratların hükümete kızarlarsa savaşmayabilecekleri” anlamına gelen tehditlerini yanıtlamak yerine, demokratları hedef tahtasına oturttular. Ülkedeki reform sürecinin ve bu iradenin üstlenicisi partilerinin düşmanı kuzu postundaki bu kurtlara pirim veren açıklamalarda bulundular, yazılar yazdılar.

Partiden, demokratlığına ve entelektüel birikimine güvendiğimiz isimler bile “rövanşist bir tavır içine girmeyelim” şerhleri düşmeye başladılar.

Evet, son günlerin gözde kelimesi bu: Rövanş!

Sanırsınız ülkede halkını, siyasileri esir alan, onları aşağılayan darbecilerle, kontralarla, sivil bürokratlarla hukuk önünde hesaplaşılmış, askerî vesayet tasfiye edilmiş, demokrasi kurumsallaşmış da kindar demokratlar intikam peşine düşmüş.

Kamera nerde? Gösterin, el sallamak istiyoruz.

Öncelikle, Türkiye’nin dünyayla entegre olmuş, geçmişiyle yüzleşmiş, şeffaf, sivil demokratik bir hukuk devleti olmasını isteyenlerle, demokrasi adına kazanımları ortadan kaldırıp dünün statükosuna döndürmeye çalışan askerî-sivil bürokrasi ve müttefikleri arasındaki maç devam ediyor.

Biten bir şey yok.

Türkiye halkının ve siyasal iktidarın başına çorap örmeye çalışan beş benzemezle kurulmuş şer ittifakının her gün yeni bir provokasyonuna şahit olmuyor muyuz? Üstelik geçmişin siyasi kültürü ve pratikleri de halen tedavülde.

Ergenekon’un, Balyoz’un, Susurluk’un tavsaması için muhalefet ve bazı sivil bürokratlar cansiperane çalışıyor.

Zamanda zamansız yolculuğa çıkarak izafiyetin sınırlarını zorlayan kahraman medyanın Takvim’leri “Ergenekon’un Başbuğ’a suikast bilem yaptığı” zırvalıklarıyla geçmişi manipüle edip demokrasimizin geleceğini dizayn etmeye çalışıyorlar.

İkincisi, anayasanın eşitlik ilkesine uygun olarak, numaralı Genelkurmay başkanlarının da biz sıra numarasız reayalar gibi hukuk önünde hesap verebileceğinin kanıtı bu son gelişmeyi takdir etmek ne zamandır rövanşistlik olarak tanımlanıyor.

Üyesi olmadığı örgüte sempati beslemek gibi sade suya tirit suçlamalarla onca genç cezaevlerinde ömür tüketirken, hakkında çok ciddi ithamlar delileriyle ortaya konulan bir generalin hukuka uygun olarak yargılanması “rövanş” tartışmasını gündeme getirir mi?

Ayrıca Sayın Başbuğ’un Seyit Rıza gibi yaşı küçültülerek idam edilmeyeceğini, Menderes gibi mahkemede ve içeride aşağılanmayacağını, İbrahim Kaypakkaya gibi işkencede etlerinin lime lime edilmeyeceğini de biliyoruz; içimiz rahat.

İflah olmaz darbeciler, statükonun asalakları, sinekten yağ çıkartır, demokratikleşme talebini hükümete umacı gibi göstermeye çalışırlar, şaşırtıcı bir durum yok.

Peki ya, AK Parti’nin bu şer ittifakının manipülasyonuna gelmekteki hevesi nedir?

Asıl rövanşistlerin, “yetmez daha fazla demokrasi” diyenler değil, demokrasiden önce son çıkışa yaklaşmanın telaşıyla bugün kendilerine itidal telkin edenler olduğunu görmüyorlar mı?

AK Parti’yi maçın bittiğine, tribünde gollerini alkışlayanların rakip takımın taraftarı olduğuna, kendi kalesinin karşı tarafın olduğuna nasıl olup da “ikna” ediyorlar anlamak gerçekten güç?

Yine mi şike? Sıktı artık.


Patrona bir çift lafınız yok mu?


Habertürk
’ten atıldıktan sonra El Akhbar’a konuşan Ece Temelkuran, “Türkiye’ye döndüğünüzde başınıza nelerin gelebileceğini düşünüyorsunuz” sorusuna, “Dehşete düşüyorum; ille de hapse atılmaktan değil ama artık üzerime hükümet tarafından istenmeyen kişi damgasının vurulduğunu hissediyorum” diye yanıt veriyor.

Aklıma, niçin onun da diğerleri gibi yel değirmenlerinin yarattığı türbülansa lanet ettiğinin onda biri kadar bile patrona laf söylemediği takılıyor. Öyle ya kendisini işten atan patronu. Neden ona “Madem hükümetin kuklasıydın niye gazete kurdun, niye beni işe aldın, sonra da kovdun diye” en azından sitem etmiyor.

Ece Hanım’ın muhalefetinin hükümetin uykularını kaçıracak nitelikte olduğunu düşünmüyorum. Ama sanırım patrona laf edince, uluslararası basının dikkati çekilemiyor, kamuoyu yaratılamıyor. Her şeyden önemlisi birilerinin işinizi iyi yapamadığınız, okunmadığınız gibi mevzuları tartışması tehlikesi gündeme geliyor.

Umarım Ece Hanım da kısa zaman da iş bulur. Ki, kovulduğunda bile patronları kayıracak kadar vefakâr, kesin bulur. İçimiz rahat bu yüzden.


[email protected]