• 17.02.2012 00:00
  • (4530)

 MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın ifadeye çağrılmasının ertesi günü bu gelişmeyi “müzakereci perspektife sahip bürokratlar üzerinden reform sürecinin niteliğini sekteye uğratma operasyonu” olarak gördüğümü yazmıştım.

Hükümetin Fidan’ı “radikal” biçimde desteklemesinin, Kürt sorununda müzakerenin tamamen dışarıda bırakılıp askerî ve muadili hukuki yöntemleri arzulayanlara karşı kararlığı yansıtan yerinde bir tutum olacağını iddia etmiştim.

Öyle de oldu. Hatta hükümet, kurmaylarından gelen açıklamalarla yetinmeyerek Fidan’ı yasayla da güvence altına almak için harekete de geçti.

Generaller hakkında soruşturma açılırken ayağa kalkan CHP, devlet için kurşun sıkan katillere kahraman muamelesi yapan MHP ve hatta müzakere diye yırtınan BDP bile bu yasaya “başbakanın yetkilerini arttırır” gerekçesiyle karşı. Üzerinde fazla durmaya gerek yok, yine dertleri AK Parti işte.

Doğrudur, söz konusu yasa yanlış bir algı yaratabilir. Ancak hükümetin bu yasayla MİT içerisindeki eski yapının temizlenmesini engellemeyi değil, bilakis o yapının bir türlü içine sindiremediği Fidan’ın müsteşarlığında ifade bulan yeni döneme uygun yapının inşasını kolaylaştırmayı hedeflediğini düşünüyorum.

Tıpkı (eleştiri kalemlerim saklı olmakla birlikte) özel yetkili mahkemeler gibi, darbe rejiminin tasfiyesi yolunda geçiş dönemi yaşayan ülkelerde siyasi iradenin bu tür “riskler” üstlenmesi gerektiğine inanıyorum.

Elbette yasayı muhalefet blokundan farklı olarak “ilkesel” gerekçelerle eleştirenler de var.

Örneğin Yasemin Çongar iki gündür, medyadaki makul kutuplara dâhil edilemeyecek bakış açısıyla krizdeki tavrını ortaya koyarken, yasanın olumsuz sonuçlar doğurabileceğini de dünyadaki örnekleriyle anlatıyor.

Gelin görün ki, mevzuun aslını anlamaya yönelik bu sağlıklı perspektifin medyada adeta esamisi okunmuyor.

Krizin ilk günlerinden beri yapılan analizler illa ki, ellerindeki terazinin AK Parti’den mi yoksa cemaatten yana mı bastığını dair girizgâhların ardından başlıyor.

Zorunluluk olmayan bu beyanatı yapmayanlar bile “tahminen” bir cepheye dâhil ediliyor.

Geçen gün bu tarz gruplandırmaları pek seven bir sitenin “Kim Erdoğancı, kim Gülenci” isimli haberinde de adımı “Erdoğancılar” arasında gördüm.

İnternet medyasında “Safını belli etmeyenler korkaktır” sloganları atanlar bile var.

Hani son Türkcell reklamında var ya, yahu, “zorunda mıyı(m)-z” ya da şart mıdır?

Daha dün, Ergenekon ve Balyoz gibi önemli davalarda cemaate yakın yargı mensuplarının cesur çabalarını övüp hükümetin ketumluğunu eleştirirken de “cemaatçi” diyordunuz. Ne oldu da şimdi “aforoz” edildik.

Cemaatle ilişkimiz, ulusalcıların ve solcumsuların hakkımızdaki yakıştırmalarını tiye almak için pek çok kişinin olduğu bir ortamda “yahu bir kimlik kartı çıkartın bari” dediğim cemaatin önemli isimlerinden birinin kahkahayla “o kadarda light değiliz” yanıtındaki kadar absürd.

Koca koca adamların bizi her gün başka bir bakanına danışman yaptığı AK Parti ile muhabbetimiz ise haklarımızda açtıkları davalardan anlaşılacağı üzere “sıkı fıkı”.

Ama yok, ithamlarında bile bu kadar vasat olan “kahramanların” gündeme dair konulardaki analizlerinin güdüklüğüne hareket katmak için başka çareleri yok. İlla bir cephe savaşı tasvir edip, taraf ilan ettikleri kişilerin düşünceleri üzerinde leş kargaları gibi beslenmek zorundalar.

Kişisel bir şey değil. Öyle bu kadar üzerinde durmam. Ama dert kronik. Zira bu tarz-ı siyaset ve gazetecilik, tıpkı MİT krizinde gördüğümüz üzere sanal bir atmosfer yaratıp kamuoyunu manipüle ediyor. Siyaset kurumuna da, soruna odaklanıp evrensel hukuk ve demokrasiye uygun çözümler bulmaya mecbur bırakmak yerine, pozisyon beyanından ibaret bir tavır alarak krizi geçiştirme konforu sağlıyor.


Çatışamazlar

MİT operasyonunun, teşkilatın suça bulaşmış unsurlarına yapıldığını, hedefin Fidan olmadığını iddia edenlerin “deliller var, bir anlatırsak dudağınız uçuklar” açıklamaları dışında henüz somut bir şey görebilmiş değiliz.

Kaldı ki bazı MİT’çilerin örgüt içerisine sızdığı ve PKK’li gibi hareket ettiği kanıtlansa bile bu ancak bizlerin ya da hükümete hâkim zihniyetin iddia ettiği gibi, Ergenekon’un bir pisliğinin daha ifşası anlamına gelir.

Ayrıca savcıların, reform sürecinin MİT’teki yansımasını ifade eden ve geçmiş dönemi temsil etmeyen Hakan Fidan’ı ifadeye çağırması da bu iddiaları boşa çıkartıyor. Bence bu iddialar yapılan yanlışın tadını düzeltmek için servis edilen soslar.

Kişisel kanaatim Fidan operasyonunun Kürt sorununda KCK operasyonu ile eşgüdümlü götürülen müzakere yönteminin tamamen mahkûm edilmesini isteyen cemaatin inisiyatifiyle başladığı yönünde.

Hükümet cephesinden edindiğim izlenim de bu yönde. Ancak hükümetin MİT yasa tasarısı ve bazı polis şeflerini görevden alarak sürdürdüğü karşı atak cemaate karşı topyekûn bir savaş anlamına gelmiyor. Sadece acemice ve hesaplanmamış şekilde kendisine verilmeye çalışılan mesaja karşılık hükümetin bir gözdağı bu, bir taktik hamle.

Zaten aksi bir kutuplaşma her iki kesim için de sürdürülebilir ve ekonomik olmadığı gibi mümkün de değil.


[email protected]