• 21.02.2012 00:00
  • (5550)

Dün açlık grevine başlayan BDP milletvekillerini ziyaret etmek üzere partinin Genel Merkezi’ne gittim.

Kendilerini eleştiriden muaf tutmadığım için az çok nasıl bir muameleyle karşılaşacağımı tahmin ediyordum elbette. Ama yine de “diyalog” temalı eylemde belki tenezzül edip bir “hoş geldin” diyen çıkar, dertlerini dinler elimizden geldiğince de anlatırız diye gözümü kararttım.

Öyle ya boru değildi, talebi diyalog olan, mağrurluğunu en azından “bu seferlik” gizlemesi gerektiğini akıl edebilirdi... Hişt, politiğiz ya.

Neyse. “Ya sev ya Sevr noktasına” geldiği halde AK Parti’ye “muhalif” diye makbul sayılan TKP yetkilileri kadar sıcak karşılandığımı söylesem yeter sanırım.

Allah’tan Hakkâri Milletvekili Esat Canan vardı da iki çift laflayıp bir çay içebildik. “Basın bize ilgisiz diyen” partililerin yakınmalarını boşa çıkartıp bugün gazetede okuduğunuz haberimizi yazabildik.

Allah diyalogumuza zeval vermesin.

Şahit olduğum tablonun ardından, Meclis’te dinlediğim diyalog hikâyelerini hatırladım. Bir AK Partili Grup Başkanvekilinin anlattığı en tazesini sizinle de paylaşayım.

AK Partili vekil hava muhalefeti nedeniyle uçağının epeyce gecikeceğini öğrenince Esenboğa’ya aracını geri çağırıyor. Bu sırada bir BDP’li vekili görüyor. Yanına gidiyor ve “Buyurun” diyor, “sanırım aracınız yok, beraber gidelim”.

Tuvaletteki arkadaşını beklediğini söyleyip “Gerek yok, sağ olun” diyor BDP’li vekil.

AK Partili vekil ısrar ediyor. “Ne var canım, boşuna araç beklemeyin işte. Hem yolda da sohbet ederiz.”

BDP’li vekilin tuvaletteki arkadaşını beklerken kıvranmaları sürüyor. Sonrasını AK Partili vekilin ağzından dinleyelim.

“Adamcağız da teklifimi kabul edemediği için mahcup oldu. Benimle beraber görülmek istemediğini anladım. Kendime de kızdım, niye bu teklifi yapıp onu zor durma soktum diye. Oysa bu âdettendir. VIP’te herkes birbirini tanır. Hele milletvekilleri birbirlerine bu sıradan teklifi her zaman yaparlar. Ama herhalde arkadaşından onay alamadı. Sonunda aracım gelince son bir kez daha davetimi yineledim. ‘Sağ olun’ dedi, ‘biz taksi çağırdık’!”

Daha neler var neler. Ama tarafları zora sokmamak için bu karakteristik hikâyeyle yetinelim şimdilik. Ama biliniz ki Meclis adeta kilitlenmiş durumda.

Varılan noktanın, uzlaşmaz politik tutumların neticesi olsa mantıki çözüm alternatifleri geliştirmek belki mümkün olabilirdi. En azından konuşulur, tartışılırdı. Ama bugünkü sorunumuz daha vahim.

Varoluşunu mantığı gereği işlevini, karşıt fikirlerin temsil edildiği grupların diyaloguna borçlu olan Meclis’imizin “mağdur” üyeleri iktidar partisinin güvercinleriyle insani ilişkileri bile “zaaf” sayıyor.

Hâl bu olunca da gündeme dair üretilen politikalar, sekterliğin marifet sayıldığı fasit dairenin akla ziyan ürünler oluyor. Ama beylerimiz sekterliklerini gerekçelendirmek üzere kafalarından uydurdukları bu elementleri bize politika diye satıyor.

Biri çıkıyor “diyalog kur bizimle” dediği iktidar partisine insafsızca “darbecilerin temsilcisi” diyor, öyle olmadığını kendisi de bildiği halde “soykırım yapıyorlar” diye bağırıyor.

Diğeri, Adalet Bakanı “Gerekirse yine yaparız bir Oslo be” derken, “Ne müzakere ne diyalog” diye bir çuval inciri berbat ediyor.

Bizler de kendi kendimize gelin güvey oluyoruz dışarıda, panellerde...

Belki canınızı sıktım ama Ankara’daki tablo budur dostlarım. Bu haliyle Meclis’ten yeni bir anayasa, Kürt sorununda müzakere ve diyalog gibi hamleler bekleyenlere rüyadan uyanmalarını tavsiye ederim.

Nüanslardan bile kadim düşmanlıklar üretmeyi başaranlar, memleketin büyük çelişkilerini uzlaştıracak, öyle mi?

Çözüm için politika üretmek adına bizden vekâlet isteyip Meclis’te komplekslerinden başkasını konuşturmayanlar, Türk ve Kürt halklarının “ya basta” çığlıklarının gereğini yapacak, he mi?

Ah ah Can Baba...

“Diyalogum benim, sidikli kontesim, ne kadar yalnız kalırsak o kadar iyi!”


Ne yapmış bu çocuklar

Günlerdir dört öğrencinin bir Atatürk büstünün başındaki muzırlığı tartışılıyor.

“Kemalist kişilik bozukluğundan mustarip” merkez medya her zamanki gibi... Şaşırmıyoruz tavırlarına.

Olaya biraz daha aklıselim içinde yaklaşıyor görünenlerse çocukların başlarının örtülü olmasına yapılan vurgunun haksızlığını dile getirirken diğerleriyle aynı tuzağa düşmeden edemiyorlar:

“Sorun başlarındaki değil saygısızlıkları.”

Bak sen!

Allah aşkına ne yapmış bu çocuklar? Oyun oynuyorlar yahu!

Her sabah biatlerini tekrarlamaları gereken, adını desturla andıkları, önünden geçerken kendilerine çekin düzen vermeleri gereken taştan bir büstle, denetim ortadan kalkınca oynuyorlar, o kadar.

Rahat bırakın çocukları. “Atatürk başka, Atatürkçülük başka” diyerek başka bir tür Atatürkçülüğün cenderesine düştüklerini fark edemeyen arkadaşlar, siz de.

Herkes, mantığa büründürmeye çalıştıkça daha absürd kaçan kolektif deliliğinize ortak olmak zorunda değil. Çocuklar hiç değil.

Çocukla çocuk olacaksınız da oyunu bozmayın en azından, eğlenceli olun biraz.


[email protected]