• 13.03.2012 00:00
  • (5430)

Esenyurt’ta 11 işçi uyudukları çadırda yanarak öldü.

Keşke Gazap Üzümleri’ni hatırlatan bu dramlar karşısında bazı arkadaşlarım gibi kapitalizme lanet okuyup rahatlayabilseydim. Bu vahşetin tek müsebbibinin serbest piyasa koşulları olduğuna inanabilseydim.

Çocuklarıyla birlikte mevsimlik işe giden yoksul Kürt kadınları yollarda ölürken, Zonguldak’ta madenciler göçük altında kalırken, Tuzla tersanelerinde çelik yarıklar bedenleri ikiye ayırırken, Elbistan’da üzerlerine topak inerken, Esenyurt’ta yanarlarken “kapitalizmdir, kapitalizm” diye söylenebilseydim.

Ah ne kadar huzurlu zamanlardı.

Sovyet Rusya’sında “aşırı yüklenmenin” deyimleşmiş bir işçi ölüm sebebi olduğunu, kapitalizme karşı çelik seferberliğinde milyonlarca komünist Çinlinin nasıl kırıldığını bilmeseydim belki katılırdım saflarına.

Doğu Almanya’daki “Kapitalist olmayan yolun,” fabrikalarda canını alamadığı işçilerin icabına, STASİ bürolarında mutlaka baktığını unutabilseydim seslerine ses verirdim.

Kapitalist memleketlerde kapitalizmin “doğal sonucu” denen bu katliamların nasıl olup da yaşanmadığını, “bir ihtimal daha var o da demokrasi mi dersin” diye sorgulamasaydım mutlaka yanlarında olurdum hâlâ.

Ama işin kolayına kaçıp klişelerle teselli bulamayacak kadar büyük bir varoluş problemi bunlar benim için.

Henüz çocukken okuduğum Steinbeck’in Gazap Üzümleri bambaşka şeyler ifade ediyor artık. Sefilce olanın işbaşında “telef” olmak değil, yiyecek peşinde insanlıktan çıkarak koşturmaya mahkûm çokluğun yaşaması, “böyle yaşamak” olduğunu düşünüyorum.

Ve sağımda solumda 1 Mayıs afişlerinde o yağız işçiyi değil, London’un “uçurum insanlarını” görüyorum; tepemdeki gerçek anlamda “yüzsüzün” ise Devrimler ve Karşı Devrimler Ansiklopedisi’ndeki purolu peşin satan kalantorlarla alakası yok.

Uludere’de 34 köylünün katledilmesi, 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ın anasının babasının gözleri önünde kurşunlanması, beş mahkûmun cezaevi aracında yanarak can vermesi, Pozantı cezaevinde yaşanan tecavüzleri Esenyurt’taki vahşetten ayırarak düşünemiyorum.

Çünkü yanmamız, güverte inşaatından düşmemiz, presin kolumuzu kapması, uçaklar tarafından bombalanmamız, tecavüze uğramamız sefil yaşamlarımızın birer sonucu sadece. Aşağılanıyoruz ve önemsenmediğimizi, önemsenmeyeceğimizi de göstermek için unutuluyoruz yaşarken, asıl olan bu.

Tümü, yaşama saygısız, mekanik, ceberut devlet aygıtının ve onun dümen suyunda iktidar eden hükümetin rutini.

Benim gibi işi olup “eh işte” yaşayanları da, işsiz onlarca dostumu da, sizi de, Ankara ayazında çöplerden kâğıt toplayan Mardinli çocukları da Esenyurt’ta cayır cayır yanan işçiler gibi aşağılıyor bu sitem.

Bazen öldürüyor, bazen öldürmüyor ama her gün aşağılıyor. Okulda başımızı açarak, askerde döverek, vicdani retçiysek diskoda süründürerek, gizliliğini ihlal edince mahkemeye taşıyarak, bakkaldan veresiye sigara isteterek, parasızlıktan eve mahkûm ederek... Eziyor da eziyor işte ve dönüp ardına bile bakmıyor.

Bu yüzden şeffaf, hesap veren, yalnız insanınkine değil tüm yaşama saygılı, demokratik dünyaya entegre bir ülkede yaşamak için Ergenekon’a, Balyoz’a, Susurluk’a, 28 Şubat’a... dikiyorum gözümü.

Aşağılamadan, insan gibi yaşama çabamızın, arkaik sendikal mücadele alanına indirgenip güdükleştirmenin bir yanılgı olduğunu düşünüyorum. Oligarşiyi devirip proletarya diktatörlüğünü kurduğumuzda onore edileceğimizi de hiç ama hiç sanmıyorum.

Hı hı, takmışım cici demokrasiye...

Sahi, aksak da olsa son yıllardaki demokratikleşme adımlarını, statükoyu sallayan soruşturmaları rejim lehine püskürtmeye çalışan ağabeyler, ablalar, grev gözcüsü önlüklerinin giyip o işçilerin haklarını hatırlatmak için daha çıkmadılar alanlara.


Has has... hassasiyet

Ankara’da, 28 Şubat’ın medya aktörleri için bir operasyona hazırlanıldığı, ancak hâkimlerin, savcıların tutuklama talebine itiraz ederek suları durulttuğu konuşuluyor. İddialara göre şubat ayı ortalarında operasyonun tüm noktaları ayrıntılandırılmış, hâkimlerse, “kamuoyunda çok tepki olur, hepsi tanınmış isimler, gerektiğinde ifadeye çağrılmalılar” diyerek havayı sakinleştirmiş.

Hatırlasınız belki, geçtiğimiz aylarda Ankara’daki KCK operasyonunda onlarca öğrenci tutuklanmıştı. Bu kişilerin ailelerinden bana ulaşanlar oldu. Tutuklanan öğrencilerden birinin yakınına kulak verelim: “Ailemizde daha önce PKK ile ilişkisi olanlar vardı bu yüzden kardeşim potansiyel suçlu sayılıyor. Avukatı henüz neyle suçlandığını bile öğrenemedi. Ancak beraber dolaştığı arkadaşlarının polis takibinde olduğunu, gerekçenin bu olabileceğini söylüyor avukatı.”

Hani diyorum savcılarımız ve yargıçlarımız, medyatik değiller diye mi bu çocuklardan hassasiyetlerini esirgiyorlar? Niçin öğrencileri okullarından etmek yerine, tıpkı medyatiklere yaptıkları gibi “gerektiğinde” ifadeye çağırma alternatifine başvurmuyorlar?

Hayır, eğer öyleyse medyatik edelim bu kardeşlerimizi de, hassasiyet lütfunuzdan mahrum kalmasınlar.

[email protected]